30 Mart 2010 Salı

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Unutulan Soykırımlar


Soykırımın anlatımındaki yanlışların başında, Nazi vahşetinin Yahudiler dışındaki hedeflerinin göz ardı edilmesi gelir. Oysa Naziler sadece Yahudilere değil; Çingeneler, Polonyalılar ve Slavlar gibi etnik gruplara, akıl hastalarına, sakatlara ve Katolikler veya Yehova Şahitleri gibi dini cemaatlere karşı da soykırım yürütmüşlerdir. Bu bölümde, söz konusu gruplara karşı yürütülen, ancak çoğu zaman konusu bile edilmeyen "unutulan soykırım"ları inceleyeceğiz.

Zavallı İnsanlara Korkunç Bir Vahşet: Özürlülerin Soykırımı
Çoğu insan, Nazi soykırımının Yahudilerin katledilmesi ile başladığını zanneder. Oysa Nazi katliamlarına Yahudilerden daha önce maruz kalmış bir grup vardır: Alman toplumu içindeki akıl hastaları, sakatlar ve kalıtsal hastalar. Tarihçi Henry Friedlander The Origins of Nazi Genocide (Nazi Soykırımının Kökenleri) isimli kitabında şöyle demektedir:
Savaş sonrası dünyada, Auschwitz 20. yüzyıldaki katliamın sembolü haline geldi. Ama Auschwitz, Nazilerin sadece en son ve en kusursuz imha merkeziydi. Gerçekte tüm imha operasyonu, daha önce, Ocak 1940'ta, en çaresiz insanların katledilmesi ile başlamıştı; bunlar özürlü hastalardı.1
Bu soykırımın nedenini anlamak için, Nazi ideolojisine bakmak gerekir. Bilindiği gibi, Nazizmin temelini ırkçılık oluşturur. Irkçılığın pratikteki uygulamalarından biri ise, "öjeni" sapkınlığıdır. İnsan ırkının aynen bir hayvan türü gibi "ıslah" edilmesini öngören batıl öjeni teorisi uyarınca, Naziler kendilerince "ırka zararlı" olarak kabul ettikleri tüm sakat ve kalıtsal hastalık sahibi insanları yok etmeye karar vermişlerdir.

Nazi Almanyası'nda uygulanan öjeni teorisine göre, sakatlar ve zihinsel özürlüler toplumun ilerlemesine engel olarak görülüyordu. Bu sapkın bakış açısı, binlerce özürlü ve yaşlının soykırıma uğramasına neden oldu.

Öjeni kavramı, Darwin'in evrim teorisiyle birlikte doğmuştu. Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında, bölümler boyunca "hayvan ırklarının ıslahı"ndan söz etmiş, İnsanın Türeyişi adlı kitabında ise insanların da bir hayvan türü olduğu yalanını öne sürmüştü. Darwin'in kuzeni Francis Galton ise, amcasının bu sapkın iddialarını bir adım ileri götürmüş ve öjeni teorisini formüle etmiştir.

Galton yanılgılarını ilk olarak 1869'da yayınlanan Heredity Genius (Kalıtsal Deha) adlı kitabında açıkladı. Kitapta İngiliz tarihinde tespit ettiği bazı sözde "deha"lardan söz ediyor ve bunların kendilerine has ırksal özellikler taşıdığı yanılgısını öne sürüyordu. Galton bu iddiasının ardından, İngiliz milleti içinde genetik olarak diğerlerinden üstün olan ayrı bir kanın bulunduğu ve bu kanın korunması için önlemler alınması gerektiği batıl düşüncesini ileri sürüyordu. Galton'a göre, bu sapkın teori sadece İngilizler için değil, tüm ırklar için de geçerliydi.

Öjeni sapkınlığının Galton'dan sonra en hararetli savunucusu ise, Nazilerin fikri öncülerinden biri olarak kabul edilen Alman Darwinist biyolog Ernst Haeckel oldu. Haeckel, öjeni amacıyla cinayet işlenmesi vahşetini ilk kez açık açık dile getirdi: Wonders of Life (Yaşamın Harikaları) adlı kitabında, "sakat doğan bebeklerin hiç vakit yitirilmeden öldürülmesi " gibi insanlık dışı bir düşünceyi savundu ve bu bebeklerin henüz bir bilince sahip olmadıklarını ileri sürerek sözde "bunun bir cinayet sayılmayacağını" iddia etti. Haeckel sadece sakat doğan bebeklerin değil, toplumun sözde evrimine engel olan tüm hasta ve sakat insanların "evrim yasaları" gereğince ayıklanması gibi bir vahşeti istemiştir. Hastaların tedavi edilmesine karşı çıkmış, kendince bu tedavinin doğal seleksiyonu engellediğini ileri sürerek şöyle yazmıştır:
İyileşmesi mümkün olmayan yüz binlerce hasta, örneğin akıl hastaları, cüzzamlılar, kanser hastaları yapay olarak hayatta tutulmakta, ama bu kendilerine veya toplumun geneline hiçbir yarar getirmemektedir... Bu kötülükten kurtulabilmek için, yetkili bir komisyonun kararı ve gözlemiyle hastalara hızlı ve etkili bir zehir verilmelidir.
Haeckel'in teorisini kurduğu bu vahşet, Nazi Almanyası tarafından uygulamaya konacaktı.
Naziler, sosyal- Darwinizm aldatmacasının kusursuz uygulayıcıları olarak, öjeni sapkınlığını da aynen benimsediler. Nazilerin özürlü ve hasta insanlara karşı yürüttükleri soykırımı anlatan ve Disability Rights Advocates (Özürlü Hakları Savunucuları) adlı uluslararası kuruluş tarafından hazırlanan Forgotten Crimes (Unutulmuş Suçlar) adlı raporda, Nazilerin bu mazlum insanlar hakkındaki cani bakış açısı şöyle anlatılır:
Özürlülüğü her toplumda var olan yaşamın doğal bir yönü olarak kabul etmek yerine, Alman (Nazi) ideolojisi özürlülüğü bir tür dejenerasyon işareti olarak görüyor ve neredeyse tüm özürlü insanları "yaşamaya hakkı olmayan hayatlar" olarak tanımlıyordu. Her türlü özürlü insan; depresyon geçirenler, felçliler, kanserliler, organları eksik özürlüler, "yavaş öğrenenler" (zeka özürlüler), sağırlar ve körler, bunların hepsi Naziler tarafından "faydasız yiyiciler" olarak damgalanmıştı. (Bu) özürlü insanlar, Hitler'in üstün bir ırk yaratma çabasının ilk hedefi oldular. Özürlü insanların yok edilmesi, Nazilerin Aryan ırkını "saflaştırma" planının merkezi bir öğesi oldu.
Nazilerin özürlü insanlara karşı uyguladığı soykırımın ilk aşaması, "kısırlaştırma" oldu.
1933'ten II. Dünya Savaşı'nın başladığı 1939 yılına kadar, söz konusu kısırlaştırma politikası büyük bir acımasızlıkla yürütüldü. Yüz binlerce özürlü insan, kaldıkları hastane veya kliniklerden veya evlerinden toplanarak "sterilizasyon merkezleri"ne götürüldü ve zorla ameliyat edildi. Son derece acımasız ve hoyratça yürütülen bu operasyonlar sonucunda bazı hastalar ölmüş, çoğu aylar süren korkunç acılar yaşamış, dahası pek çoğu da yaşadıkları olayın psikolojik etkisinden yıllar boyu kurtulamamıştır. Savaş sonrasında yapılan bir araştırma, kısırlaştırma mağdurlarının bazılarının, olaydan on yıl kadar sonra bile şiddetli sancılar çektiklerini, üçte birinin de hala şiddetli bir psikolojik travma yaşadıklarını göstermiştir.

Kısırlaştırmanın ardından, Hitler'in kurmaylarına verdiği ve Aktion T-4 olarak bilinen bir talimatla özürlülerin katledilmesine başlandı:
Hitler'in stratejisi aşama aşama ilerledi. Önce kısırlaştırma başladı. 1933'ten itibaren 400 binden fazla özürlü insan zorla kısırlaştırıldı ... Daha sonra Aktion T-4 olarak bilinen resmi öldürme programı başladı. Bu program özel olarak özürlü insanlar için tasarlanmıştı. Nazilerin Yahudiler için kullanacakları imha yöntemleri, örneğin "duş odaları"na sokulan insanların burada karbon monoksit ile zehirlenmesi, ilk önce özürlülere yönelik programda geliştirilmiş ve en verimli hale getirilmişti. Sonuçta, Aktion T-4 programı çerçevesinde 275 binden fazla özürlü insan katledildi. Bu rakama, Aktion T-4 resmen sona erdikten sonra toplama kamplarında yaşamlarını yitiren özürlüler dahil değildir. Savaş sırasında da, sayıları bilinmeyen daha pek çok özürlü insan Naziler tarafından işgal ve istila edilen bölgelerde öldürüldü. Naziler hakimiyetleri altındaki bölgeleri büyüttükçe, ırklarına, dinlerine ve siyasi görüşlerine aldırış etmeksizin, özürlü erkekleri, kadınları ve çocukları katlettiler.
Nazi ideolojisi ile beyni yıkanmış olan doktorlar ve diğer pek çok resmi görevli, bu akıl almaz vahşeti adeta bir "görev bilinci" ile gerçekleştirmiştir. Nazizmin özündeki sosyal-Darwinist öğretinin toplumda yaygınlaşmasının, din ahlakının insanlara emrettiği şefkat, merhamet gibi ahlaki erdemlerin kaybolmasının doğal bir sonucu olmuştur bu durum. Aşağıdaki alıntı, Nazilerin Aktion T-4 programı çerçevesinde özürlüleri katletmek için kurdukları altı merkezden biri olan Hadamar'da yaşanan bir olayı aktarmakta ve Nazi ideolojisinin Alman toplumunu ne hale getirdiğini gözler önüne sermektedir:
Örneğin (altı temel katliam merkezinden biri olan) Hadamar'da özürlülere yönelik katliam, bürokratik bir düzen ve "verimlilik" içinde gerçekleştirilmiştir. Bu operasyonun yürütülmesi için moralin yüksek tutulmasına önem verilmiştir. Hem "verimliliğin" yüksek tutulması hem de hastane görevlilerinin moral düzeyinin optimumda korunması için, hastane yöneticileri öldürme programının önemini sık sık vurgulamışlardır. 1941 yazında, Hadamar'ın sağ tarafındaki lobide yapılan seremoni, öldürme programında önemli bir kilometre taşı oluşturur. Tüm hastane personeli davete katılmış, kendilerine içki ikramı yapılmıştır. Giriş eğlencelerinden sonra, tüm katılanlar hastanenin bodrum katına davet edilmiş ve "on bininci hastanın yakılması" anısına yapılan törene dahil olmuşlardır. Maktulün cesedi taze çiçeklerle ve küçük Nazi bayraklarıyla süslenmiş ve doktorlardan biri Hadamar'da yürütülen işin önemi hakkında katılımcılara kısa ve duygusal bir konuşma yapmıştır. Daha sonra ceset yakılmış, bazı katılımcılar, ölen kişinin ruhuna yönelik ancak alaycı "anma konuşmaları" yapmışlar, diğerleri bunları gülerek dinlemiş sonra da Polka müziği eşliğinde bir parti verilmiştir.

Özürlü doğan bebeklerin doğar doğmaz toplanıp katledilmesini savunan Dr. Karl Brandt.
Sakat ve zeka özürlü çocuklara ve bebeklere karşı yürütülen katliam ise ayrı bir felakettir. Her ne kadar bu yönde bir "çalışma" 1933'ten beri yürütülüyor olsa da, bu konu asıl olarak Ciddi Kalıtsal Hastalıklar Hakkında Bilimsel Araştırma İçin Reich Komitesi (Reich Committee for Scientific Research of Serious Illness of Hereditary and Protonic Origin) adlı kurumun 18 Ağustos 1939'da yayınladığı "çocuk ötenazisi" isimli kararla hız kazanmıştır. Bu kararda, "ciddi kalıtsal hastalıklara" sahip olduğundan şüphe duyulan 3 yaşın altındaki tüm bebeklerin ve yeni doğanların komiteye bildirilmesi emredilmiştir. Söz konusu "ciddi kalıtsal hastalıklar", Down Sendromu, fiziksel deformasyonlar, felç gibi kategorileri içermektedir. Bu hastalıklara sahip oldukları şüphesiyle "rapor edilen" bebekler, doktor kontrolünden geçirilmiş ve çoğunun hastalığı tespit edilerek, evrakları (+) işaretiyle işaretlenmiş ve öldürme merkezlerine gönderilmişlerdir. Dönemin Nazi doktorlarından Dr. Karl Brandt "bu bebekleri toplamanın amacı, onları doğumlarından hemen sonra olabildiğince çabuk şekilde imha etmekti" demektedir. Almanya'nın farklı bölgelerindeki hastanelerde toplam 30 "çocuk ötenazi bölümü" açıldığı ve bunların her birinde yüzlerce bebeğin katledildiği bilinmektedir.

Bebeklerin öldürülmesi, bazen kalbe zehir enjekte edilmesiyle gerçekleştirilmiştir. Ancak bazı Nazi doktorları daha da canavarca davranmış ve bebekleri aç bırakarak yavaş yavaş ve acı çekerek ölmelerini sağlamışlardır. Bunlardan biri olan Dr. Hermann Pfannmuller'in, yönetimindeki hastaneyi üstlerine gezdirirken, açlıktan can çekişmekte olan bir bebeği ayaklarından tutarak havaya kaldırdığı ve "bunun daha birkaç günü var" dediği aktarılmaktadır.

Bu insanlık dışı, şeytani vahşetin en kötü yönlerinden biri ise, büyük ölçüde "unutulmuş" olmasıdır. Disability Rights Advocates (Özürlü Hakları Savunucuları) adlı kuruluşun raporunda, bu gerçek şöyle vurgulanmaktadır:

Her türlü özürlü insan; depresyon geçirenler, felçliler, kanserliler, zekageriliğine sahip olanlar, sağırlar ve körler, bunların hepsi Naziler tarafından sözde "faydasız yiyiciler" olarak damgalanmıştı. Bugün bu sapkın ideoloji neo-Naziler tarafından sürdürülmektedir.
Soykırım hakkında son yıllarda büyük ölçüde artmış olan ilgiye rağmen, Nazi rejiminde özürlü erkeklere, kadınlara ve çocuklara yapılan büyük vahşetler konusunda hala sessizlik sürmektedir. Nazi döneminde özürlü insanlara yapılan gaddar ve sistemli zulüm, hem tarihsel araştırmalarda hem de soykırım hakkındaki kollektif hafızamızda büyük ölçüde göz ardı edilmiş ve önemsizleştirilmiştir. Bunun sonucu, bu vahşetler hakkında yaygın bir bilgisizliktir ve bu bilgisizlik politikacıların, akademisyenlerin ve medyanın ilgisizliği ile beslenmektedir... Bazı insanlar, çok yanlış bir şekilde, katledilen özürlü sayısının göreceli olarak az olduğunu sanmaktadır. Oysaki kesin deliller, hem Almanya'da hem de Naziler tarafından ele geçirilen bölgelerde özürlü insanların köle işçi haline getirildiğini, mallarının yağmalandığını ve katledildiğini göstermektedir. Diğer katledilenlerin, örneğin Yahudilerin, acı çektiği ve kaybettiği gibi, özürlüler de acı çekmiş ve kaybetmiştir...

(Ancak) bugün dünyada özürlülerin soykırımını özel olarak ele alan bir müze ve anı merkezi yoktur... Dahası, yüzlerce uluslararası soykırım müzesi bulunmasına rağmen, bunların içinde özürlüler hakkında birkaç cümleden başka bilgi veren kaynak dahi yok gibidir. Çoğu soykırım sırasında özürlülere uygulanan vahşetlerden tek kelime dahi söz etmemektedir... Özürlüler hiçbir savaş tazminatı da almamışlardır.



Kısacası Nazi vahşetinin önemli bir boyutunu oluşturan "özürlü soykırımı" büyük ölçüde unutulmuş durumdadır. Bunun tehlikeli sonuçlarından biri, bu konudaki hassasiyetin kaybolmasıdır ve Nazi cinayetlerini tekrarlama hayalleri kuran neo-Naziler bu boşluktan yararlanmaya çalışmaktadırlar. Dahası, özürlülere yönelik olumsuz bakış açısının temeli olan sosyal-Darwinist sapkın mantık hala hakimdir ve bu da durumu ciddileştirmektedir. Disability Rights Advocates (Özürlü Hakları Savunucuları) adlı kuruluşun Forgotten Crimes (Unutulmuş Suçlar) adlı raporunda (bu rapor daha sonra kitap haline getirilmiştir), "özürlü düşmanlığı"nın Almanya'da ne yazık ki hala etkili olduğu şöyle açıklanmaktadır:

Günümüzdeki Alman toplumunda da, pek çok özürlü insan ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekte ve ekonomik bir yük ve bir huzursuzluk nedeni sayılmaktadırlar. Bu ayrımcı bakış açısı, özürlüleri hedef alan şiddet olaylarına yol açmıştır ki, bunlar toplum içinde tartaklama, hakaret, taciz, saldırı, dövme ve hatta öldürmelere kadar varabilmektedir. Neo-Naziler (Dazlaklar) bu saldırıları yürütenlerdir. Raporlar, dazlakların kör bir adamı öldüresiye dövdüklerini, beş sağır çocuğu döverek ciddi şekilde yaraladıklarını, tekerlekli sandalye kullanan bir adamı merdivenlerden aşağı yuvarladıklarını ve "Dachau'da sizi unutmuş olmalılar" veya "Hitler olsaydı, şimdiye çoktan gaz (odalarına) gitmiştiniz" şeklinde sloganlar attıklarını bildirmektedir. İngiliz Özürlü İnsanlar Organizasyonları Konseyi dergisinin bildirdiğine göre, 1000 kadar özürlü Alman vatandaşı bir yıl içinde fiili olarak veya sözle saldırıya uğramıştır.

Bu acı gerçekler bizi önemli bir sonuca götürür. Özürlü soykırımı asla unutulmamalı, "bir daha asla" sloganı özürlüler için de zihinlere yerleştirilmeli, özürlülerin haklarının korunması için tüm dünya çapında çok daha etkili bir strateji yürütülmelidir.

Çingene Soykırımı


Unutulan bir başka soykırım, Çingenelere yönelik Nazi vahşetidir.

Nazilerin ırkçı ideolojisi, sadece Yahudileri değil, Çingeneleri de "yok edilmesi gereken sözde aşağı ırklar" kategorisine dahil ediyordu. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, Almanya'da yaşayan Çingeneler üzerinde de baskı politikası başladı. Sanat yetenekleriyle ve özgün yaşam tarzlarıyla dünyanın pek çok ülkesinde kültürel bir renk olarak kabul edilen ve hoşgörülen Çingeneler, Nazi Almanyası'nda insanlık dışı bir nefretin hedefi oldular.

Nürnberg Kanunları'nın hazırlayıcılarından olan Dr. Hans Globke 1936 yılında yaptığı açıklamayla, "Çingenelerin yabancı bir ırk" olduğunu söyledi. 14 Aralık 1937'de yayınlanan bir karar ise Çingeneleri "iflah olmaz suçlular" olarak tanımladı ve Alman toplumundan izole edilmelerini karara bağladı. 1938'in başından itibaren , Çingeneler Nazi görevlileri tarafından yakalanıp toplama kamplarına gönderilmeye başladılar. Daha sonra Alman Sağlık Bakanlığı'nın Irk Araştırmaları Bölümü'nden Eva Justin hazırladığı bir doktora tezinde, Çingeneleri "Alman ırkının saflığı için çok büyük bir tehlike" olarak tanımladı. Buchenwald kampında Çingeneler için özel bir bölüm oluşturuldu. Mauthausen, Gusen, Dautmergen, Natzweiler ve Flossenburg kamplarına gönderilen Çingenelerin de çoğu buralarda katledilecekti.

Üstteki resimde Buchenwald ölüm kampındaki mahkumlar görülmektedir. Mahkumlar arasında ünlü Nobel ödüllü yazar Elie Weisel de bulunmaktadır. Bu kampta Yahudilerin yanı sıra binlerce Çingene de katledilmişti.
Bir yandan da Çingenelere yönelik zoraki bir kısırlaştırma programı uygulamaya kondu. Dusseldorf-Lierenfeld'teki bir hastanede yapılan ameliyatlarda, Çingene olmayan erkeklerle evlenen Çingene kadınlar zorla kısırlaştırıldı. Bazıları  kısırlaştırma sırasında hayatlarını yitirdiler. Özellikle de hamile kadınlar üzerinde yapılan kısırlaştırma ameliyatlarının çoğunda hastalar öldü.

1938 yılında Nazi Almanyası'nın ikinci adamı olan SS Şefi Himmler "Çingene sorunu"na el koydu ve daha önceden Münih'te bulunan Çingene İşleri Merkezi'ni Berlin'e taşıttı. Bundan sonra Çingenelerin imhası da, aynı Yahudilerin imhası gibi, Nazi Almanyası'nın hedeflerinden biri haline gelecekti.

Çingenelerin toplu imhası 1941 Yazı'nda başladı. Bu dönemde Çingeneleri bulmak, öldürmek ya da toplama kamplarına göndermek için özel Einsatzgruppe timleri kuruldu. Almanya'dan on binlerce Çingene (kadın, yaşlı, çocuk ve bebek dahil) Polonya'ya ve oradan Belzec, Treblinka, Sobibor ve Majdanek toplama kamplarına gönderildiler. Hollanda, Fransa ve Belçika'dan yola çıkarılan 30 bine yakın Çingene de Auschwitz'e gönderildi. Bu insanların çok büyük bir bölümü Naziler tarafından öldürüldü. Auschwitz Müzesi Tarih Bölümü Müdürü Dr. Franciszek Piper'e göre, Auschwitz'in bir parçası olan "Birkenau'ya 23 bin Çingene transfer edilmiş ve bunların 21 bini öldürülmüştü . Auschwitz kumandanı Rudolf Hess'in anılarında yazdığı gibi, öldürülen bu Çingenelerin arasında "çok sayıda çocuk, yaşı neredeyse yüze varan ihtiyarlar ve hamile kadınlar" vardı.
Çingeneler de aynı Yahudiler gibi Nazilerin toplu imha planının hedefi oldular. Yahudilere uygulanan tüm katliam araçları Çingenelere de uygulandı. Einsatzgruppe timleri, Çingeneleri de buldukları yerde öldürdüler. UNESCO yayınları arasında yer alan "Nazi Terörünün Mağduru Çingeneler" başlıklı bir makalede, bu konuda şu bilgiler verilir:
Polonya'da ve Sovyetler Birliği topraklarında Çingeneler hem ölüm kamplarında hem de açık arazide katledilmişlerdir... Nazilerin geçtikleri her yerde Çingeneler tutuklanmış, sürülmüş ve öldürülmüştür. Yugoslavya'da Yahudilerin ve Çingenelerin idamları 1941 Ekimi'nde ormanlık alanlarda yürütülmüştür. Köylüler, idam yerlerine götürülmek için kamyonlara yüklenen çocukların ağlayışlarını ve çığlıklarını hala hatırlamaktadırlar.


Auschwitz kumandanı Rudolf Hess
Ne kadar Çingene'nin Naziler tarafından öldürüldüğünü tespit etmek zordur. Yine de rakamlar bir fikir vermektedir. Tarihçi Raoul Hilberg'e göre soykırım öncesinde Almanya'da 34 bin Çingene vardır ve bunların çok büyük bölümü öldürülmüştür. Rusya, Ukrayna ve Kırım'daki katliamlardan sorumlu olan Einsatzgruppen raporlarına göre ise, bu ülkelerde yaklaşık 300 bin Çingene katledilmiştir. Yugoslav makamlarına göre, sadece Sırbistan sınırları içinde 28 bin Çingene öldürülmüştür. Polonya'da katledilenler içinse tahmin dahi yapılamamaktadır. Tarihçi Joseph Tenenbaum, toplamda en az 500 bin Çingenenin Naziler tarafından öldürüldüğünü bildirmektedir.

Bu büyük trajediye rağmen, Çingene soykırımı çoğu zaman görmezden gelinmektedir. Soykırımı anlatan kitaplarda, filmlerde, makalelerde Çingene soykırımı ya hiç belirtilmemekte veya önemsiz bir konu gibi geçmektedir. ABD Texas'taki "Roman (Çingene) Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi"nden Ian Hancock'un belirttiği gibi, "Çingene soykırımını küçültmeye yönelik bir eğilim" vardır.

Oysa Çingenelere yapılan muamele ile Yahudilere yapılan muamele arasında fark yoktur. Her iki grup da 1936'daki Nürnberg Kanunları tarafından Alman toplumundan dışlanmıştır. Nazilerin toplu imha kararı da yine her iki grubu birden hedef almıştır. Soykırım konusunda en yetkili Nazilerin arasında yer alan Adolf Eichmann, "Yahudi sorunu ile Çingene sorununun birlikte ve aynı anda çözülmesi gerektiğini" yazmıştır ki, bu her iki halkın da yok edilmesi anlamına gelmektedir. Gerek toplama kamplarında gerekse işgal altındaki bölgelerde, Çingeneler de aynı Yahudiler gibi acımasızca katledilmiştir.

Polonyalılara Yönelik Soykırım


Nazilerin toplu imha politikasına en çok hedef olan uluslardan biri de Polonyalılardır. II. Dünya Savaşı boyunca Naziler toplam 6 milyon Polonya vatandaşını öldürmüşlerdir. Bunların 3 milyonu Yahudi, diğer 3 milyonu ise Katolik Polonyalılardır. Ancak Katolik Polonyalıların dramı, çoğu kez unutulmakta veya göz ardı edilmektedir.

Nazi soykırımının en yoğun yaşandığı ülkelerden biri de Polonya'dır. Resimde Naziler tarafından dövülen bir Polonyalı Yahudi görülmektedir. Ülkede, Yahudilerle birlikte 3 milyon Katolik Polonyalı da katledilmiştir.
Hitler'in Polonyalılara olan nefreti, hem onları kendince "aşağı insanlar" (Untermenschen) olarak kabul etmesi hem de Almanların "yaşam alanını" (Lebensraum) işgal ettiklerini düşünmesinden kaynaklanıyordu. Bu nedenle ilk askeri saldırısını da Polonya'ya karşı başlattı. 22 Ağustos 1939 günü, Alman Orduları aniden Polonya'yı işgal etmeye başladılar ve zaten bu da II. Dünya Savaşı'nın başlangıcı oldu. Hitler işgalden birkaç gün önce komutanlarına şu emri vermişti: "Hiç acımaksızın, Polonya kökenli veya Lehçe konuşan tüm erkekleri, kadınları ve çocukları öldürün. Sadece bu şekilde ihtiyaç duyduğumuz yaşam alanını elde edebiliriz."

Nazi orduları Polonya'yı birkaç haftada tamamen ele geçirdiler ve Hitler'in emri uyarınca sistemli bir soykırıma giriştiler. Tüm toprak sahipleri mallarından edildi ve karne uygulaması getirildi. Alman ırkına benzer özellikler taşıyan Polonyalı çocuklar ailelerinden zorla alındı ve asker olarak eğitilmek için Almanya'ya gönderildi. Buna karşın Polonya'nın entelektüel kesimine karşı tam bir katliam başladı. Yüzlerce cemaat lideri, belediye başkanı, bürokrat, rahip, öğretmen, hakim, senatör ve doktor halk önünde idam edildi. Diğer on binlerce eğitimli insan toplama kamplarına gönderildi ve buralarda yaşamını yitirdi. Savaş boyunca Polonya doktorlarının %45'ini, avukatlarının %57'sini, öğretim üyelerinin %40'ını, teknisyen ve mühendislerinin %30'unu ve din adamları ile gazetecilerinin çok büyük bölümünü kaybetti.

Hitler bir yandan da Polonya kültürünü yok etmek istiyordu. Tüm ortaokullar ve kolejler kapatıldı. Lehçe yayın yapan tüm gazeteler kapatıldı. Kütüphaneler ve kitap dükkanları yakıldı. Polonya kültürüne ait tüm yazılı kaynaklar ve sanat eserleri tahrip edildi. En çok da Polonyalı din adamları hedef alındı. Kiliseler ve diğer dini kurumlar yakılıp-yıkıldı. Rahiplerin büyük bölümü tutuklanarak toplama kamplarına gönderildi. Cadde ve şehir isimleri bile değiştirildi; eski Lehçe isimlerin yerine yeni Almanca isimler verildi. Hitler, Polonya'ya ait olan herşeyi yok etmek istiyordu.

Sonuçta Naziler tam 6 milyon Polonya vatandaşını katlettiler. Bunların yarısını Yahudiler, diğer yarısını da Katolik Polonyalılar oluşturuyordu. Auschwitz ve diğer ölüm kamplarında ilk hayatını kaybedenler, söz konusu Katolik Polonyalılardı.

Tarihçi Richard C. Lukas, "o kadar çok Polonyalı toplama kamplarına gönderilmiştir ki, neredeyse her Polonyalı ailenin bu kamplarda işkence görmüş veya öldürülmüş bir yakını vardır" diye yazmaktadır.

Polonyalı Katolikler dışında, Almanya'daki pek çok dindar Katolik, özellikle de rahipler Nazi soykırıma hedef olmuşlardır. Hıristiyanlıktan nefret eden ve Alman toplumunu Hıristiyanlık öncesi putperest kültüre döndürmek isteyen Naziler, Katoliklere baştan beri antipatiyle bakmışlar, iktidara geldikten sonra da pek çok din adamını toplama kamplarına göndermişlerdir. Dachau toplama kampında din adamları için özel bir bölüm oluşturulmuş ve buraya binlerce rahip gönderilmiştir. Bu insanların çok azı kurtulabilmiştir; bazıları vurulmuş, çoğu da hastalık veya açlıktan yavaş yavaş ölerek can vermiştir. Aynı şekilde Yehova Şahitleri de, Nazi Almanyası'na bağlılık yemini etmeyi inançlarına aykırı buldukları için, Almanya'da veya Almanya'nın işgali altındaki bölgelerde yakalanmış, toplama kamplarına gönderilmiş ve katledilmişlerdir.

Tüm Diğer Hayatını Kaybedenler


Buraya kadar incelediklerimizin de gösterdiği gibi, Nazi vahşeti sadece Yahudileri değil, diğer pek çok etnik grubu da hedef almıştır. Bunun temelinde, Hitler'in "Lebensraumpolitik" adı verilen ırkçı teorisi yatar. Bu kavram, "yaşama alanı politikası" anlamına gelmektedir. Kastedilen "yaşama alanı", Alman nüfusu için gerekli olduğu düşünülen yeni topraklardır: Hitler Almanya'nın, Alman milletine yeterli bir toprak oluşturmadığını, Ari ırkın burada "sıkıştığını" ileri sürmüş ve Doğu ülkelerinin topraklarının ele geçirilmesi ve burada Almanlar için yeni bir "yaşama alanı" kurulması gerektiğini iddia etmiştir. Söz konusu yaşama alanları için seçilen topraklar ise, Polonya, Ukrayna gibi Doğu ülkeleridir. Bu ülkelerin genelde Slav kökenli olan halkları, Almanlar için "yaşama alanı" açılması için imha edilecektir.

Nazi dokümanları, sadece Sovyetler Birliği sınırları içinde kalan "yaşam alanları"nın 75 milyon kişilik bir nüfusa sahip olduğunu ve Nazilerin bu nüfusu 30 milyona indirmeyi hedeflediklerini göstermektedir. Bu 30 milyon, "yaşam alanları"na yerleştirilecek olan Almanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere köle işçi olarak çalıştırılacaktır. Naziler, geriye kalan "fazla" 45 milyon insanı ise daha doğuya sürmeyi veya farklı imha yöntemleriyle öldürmeyi amaçlamışlardır.

 Partizanlar, işgal edilen ülkelerde Nazilere karşı kurulan direniş birlikleridir. Naziler, partizanlara destek verdiklerini öne sürerek, bir köy veya kasabayı tamamen yok ediyorlardı.
Nazilerin işgal ettikleri bölgelerde sivil halka karşı gerçekleştirdikleri katliamlar, bu planı uygulamaya koyduklarını göstermektedir. Bu katliamların bir gerekçesi, sivil halkın "partizanlara destek vermeleri"dir. (Partizanlar, işgal edilen ülkelerde Nazilere karşı kurulan direniş birlikleridir.) Herhangi bir köy veya kasaba nüfusunun tümü, partizanlara destek oldukları iddia edilerek topluca öldürülmüştür. Tarihçi H. Kuhnrich'in hesaplamasına göre, "anti-partizan savaşı sonucunda 5.900.225 kişi öldürülmüştür. Bunların 4.5 milyonu Ukraynalıdır.

1939 ve 1945 yılları arasında savaş haricinde öldürülen Polonyalıların sayısı 6 milyonu aşmaktadır. (Bunların 3 milyonu Yahudi, 200 bini Çingene, kalanı Polonyalı Hıristiyan Slavlardır.)
Polonyalı entelektüellerin neredeyse tümü katledilmiştir. Yugoslavya'da öldürülen sivil sayısı 1.2 milyon civarındadır ki, bu da ülke nüfusunun %9'unu oluşturmaktadır. (Savaş sırasında öldürülen 300 bine yakın Yugoslav asker veya milis bu rakamın dışındadır.)
Sovyetler Birliği en ağır kayıpları vermiştir. 10 Mayıs 1943'e dek Naziler toplam 5 milyon 400 bin Sovyet askerini tutuklamışlardır ve bunların 3.5 milyonu açlıktan, soğuktan donarak, vurularak, asılarak veya toplama kamplarında imha edilerek yaşamlarını yitirmiştir. Almanlar 1944'te Sovyet topraklarından tamamen çekildiklerinde, Ukrayna'nın daha önceden 42 milyon olan nüfusu 27.4 milyona inmiştir ki, bu da 14.6 milyonluk bir fark anlamına gelir. Bu rakam, göçler ve savaş sırasında tutsak alınıp sonradan hayatta kalanlar çıkarılırsa, yaklaşık 7 milyon ölü anlamına gelmektedir. Toplamda Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan 11 milyon insan , Nazilerin toplu imha ve soykırım politikası neticesinde hayatlarını kaybetmişlerdir.

Sözünü ettiğimiz tüm bu katliamlar hesaplandığında ise, Nazilerin sivil insanlara yönelik katliamları sonucunda, toplam 26 milyon insanın hayatını yitirdiği ortaya çıkmaktadır. Bu 26 milyonun 6 milyonu Yahudi, 750 bin kadarı Çingene, kalan kısmı ise Polonya, Ukrayna, Rusya, Yugoslavya gibi ülkelerde yaşayan Slavlardır.

II. Dünya Savaşı'ndaki tüm can kayıplarının toplamı ise, 55 milyon gibi akıl almaz bir rakama ulaşmaktadır. (Bu rakam sivil ve asker tüm kayıpları içermektedir.)

İşte bu nedenledir ki, bazı araştırmacıların "Yahudi dışlamacılığı" dedikleri yaklaşım, yani Nazi vahşetini sadece Yahudilere yönelik gibi gösteren ve diğer mağdurları göz ardı eden yorum, son derece yanlıştır. Bu yorum, başta belirttiğimiz gibi, soykırım trajedisinden siyasi bir çıkar elde etmeyi amaçlayan radikal Siyonist hareketin bir ürünüdür ve son derece gayriahlakidir. (Bu radikal Siyonistlerin, Nazilerle olan iş birliği de unutulmamalıdır.)
Bizce, soykırım konusundaki doğru yaklaşım, şu temel gerçeklere dayanmalıdır:


Tarihi kaynaklar Nazilerin yalnız Yahudileri değil, daha milyonlarca insanı soykırıma tabi tuttuklarını göstermektedir. Nazi vahşeti nedeniyle yaklaşık 26 milyon insan hayatını kaybetti. Bu 26 milyonun 6 milyonu Yahudiler, diğerleri ise Çingeneler ve Polonya, Yugoslavya, Ukrayna, Rusya gibi ülkelerde yaşayan Slavlardı.
1) Nazi Almanyası tarihin gördüğü en zalim ve acımasız rejimlerden biridir. Bu rejimi ortaya çıkaran ırkçı ve faşist ideolojinin bir kez daha hortlamaması, insanlığa tekrar felaketler getirmemesi için dünya çapında bir iş birliği yürütülmelidir.2) Yahudiler, Nazi vahşetinden en çok payını alan gruptur. Naziler 5. 7 milyon masum Yahudiyi kadın-çocuk ayrımı gözetmeksizin alçakça katletmişlerdir. Benzeri bir trajedinin asla yaşanmaması için yine tüm dünya çapında bir iş birliğine gidilmeli, Yahudi düşmanlığı yapan gruplara karşı ortak bir kültürel kampanya yürütülmeli, bu habis ideoloji ebediyen yok edilmelidir.
3) Nazi vahşetinin diğer mağdurları asla unutulmamalı, "Yahudi dışlamacılığı" adı verilen yoruma itibar edilmemelidir. Naziler akıl hastaları, sakatlar, Çingeneler, dindar Katolikler, Polonyalılar, Slavlar gibi pek çok farklı inanç ve milletten insanı da yok etmeye çalışmışlardır. Hepsi aynı şekilde anılmalıdır. Herhangi bir grubun acısı bir diğerinden daha az veya önemsiz değildir.
4) Hiç kimse, soykırımı siyasi amaçları için kullanmaya çalışmamalıdır. Bundan kasıt, özellikle bazı Siyonistler ve İsrail devleti içinde yer alan birtakım radikal gruplardır. Nazilerin 5. 7 milyon Yahudi'yi katletmiş olmaları, Yahudilere başka insanları (örneğin Filistinlileri) katletme hakkı vermez. Soykırım trajedisi, İsrail'in Ortadoğu'da oluşturduğu trajedileri affettirmek için kullanılamaz. Bu şekilde davranmak, soykırımda hayatlarını kaybedenlerin anısına yapılabilecek en büyük saygısızlıktır.
5) İsrailliler ve dünyanın diğer ülkelerinde olup da radikal Siyonist ideolojiyi benimseyen Yahudiler, "Soykırımın Perde Arkası"ndaki gerçek ile yüzleşmelidirler: Soykırım döneminin radikal Siyonistleri, Naziler ile iş birliği yapmışlardır. Kendi menfaatleriyle uygun düştüğü durumlarda Nazileri el altından desteklemişler, Yahudilerin soykırımdan kurtulmasını ise "Yahudi kanı akması, savaş sonrasında bize gerekecektir" diyerek engellemişlerdir. Bazı dindar Yahudiler veya Yahudi entelektüeller tarafından dile getirilen ve hesabı sorulan bu gerçek, daha açık bir biçimde ortaya konmalı ve tartışılmalıdır.
O takdirde, İsrail yönetiminde yer alan bazı çevrelerin de dünya görüşlerini sorgulamaları ve Filistinlilere yaşam hakkı tanımayan ırkçı bir Siyonizm anlayışı yerine, Filistinlilerle barış içinde yaşamayı öngören barışçıl ve insancıl bir Siyonizm anlayışını kabul etmeleri gereklidir. Ortadoğu barışına giden yol, buradan geçmektedir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İsrail'in Antisemitizm Politikası

Bloğun bu bölümünde İsrail Devleti'nin izlediği bazı politikaları ele alacağız. Bu konuyu detaylı olarak incelemeye geçmeden önce şunu hatırlatmak gerekir ki, İsrail Devleti'nin politikalarını bir bütün olarak ele almak ve bir bütün olarak eleştirmek çok doğru bir yaklaşım değildir. Diğer pek çok devlet için geçerli olduğu gibi, İsrail Devleti'nin politikasını da yönlendiren çok farklı unsurlar vardır. Burada ele alınan ve deşifre edilen politika ve uygulamalar ise İsrail derin devletinin içinde yer alan radikal çevrelerin sapkın faaliyetleridir. Bu çevreler, radikal Siyonist ideolojinin etkisi altında kalan, Muharref Tevrat'ın yanlış yorumlarına dayanarak Yahudiler dışındaki tüm insanları aşağılık gören, onlara zulmetmeyi makul karşılayan, dünyaya hükmetme hedefinde olan, tüm bu nedenlerle de barışın önündeki en önemli engeli teşkil edenlerdir. Dolayısıyla bu bölümde yer verilen bilgilerin de bu bakış açısıyla incelenmesi gerekir.

Bloğun ilk bölümünde, siyasi Siyonizmin bazı önderlerinin İsrail Devleti'ni kurabilmek için 20. yüzyılın başından itibaren uygulamaya koydukları radikal Siyonizm-antisemitizm iş birliğini incelemiştik. Kuşkusuz bu iş birliğinin en çarpıcı örneği Nazi Almanyası ve birtakım Siyonistler arasındaki ilişkilerdi. Söz konusu Siyonistlerin amacı, her ne pahasına olursa olsun Avrupalı Yahudileri Filistin'e göndermek ve orada bir Yahudi Devleti'nin kurulmasını sağlamaktı.

Bu politika iki ayrı boyutta başarıya ulaştı. Öncelikle, gerçekten de çok sayıda Yahudi, Nazilerin antisemitizm politikasının bir sonucu olarak Filistin'e göç etti. Başarının ikinci boyutu ise, psikolojik yöndeydi: Tüm dünya, II. Dünya Savaşı sırasında tarihin gördüğü en büyük katliama uğrayan Yahudilerin, Filistin'de bir ulusal devlet kurmasını kabullenebilir hale gelmişti.

Doğu Kudüs'ün İsrail tankları tarafından işgali
Sonuçta 1948 yılında İsrail Devleti kuruldu. Ama bu küçük devlet, bazı Siyonist liderlerin hayalindeki devlet değildi. Birleşmiş Milletler, Filistin'i yaklaşık %50 toprağa sahip iki ayrı devlete; bir Yahudi bir de Arap devletine bölmüştü. Ancak İsrail Devleti ilan edilir edilmez başlayan Arap-İsrail Savaşı'nın ardından Yahudi Devleti topraklarını genişletti ve Batı Şeria ile Gazze Şeridi hariç tüm Filistin topraklarını 1948 yılı içinde ele geçirdi. 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda ise, Batı Şeria, Gazze, Doğu Kudüs dahil olmak üzere tüm Filistin toprakları işgal edildi. Ayrıca Suriye'ye ait olan Golan Tepeleri ve Mısır'a ait olan Sina Yarımadası da İsrail işgali altına girdi. 1982 yılında bu kez Lübnan, Yahudi Devleti tarafından işgal edildi. İşgalin ardından İsrail Lübnan'ın güneyinde tek taraflı bir "güvenlik kuşağı" ilan ederek toprak işgalini sürdürdü.

Tüm bu işgal politikası, bazı İsrail liderlerinin hayalindeki "Büyük İsrail" hedefinin bir sonucuydu. Bu hedef, Muharref Tevrat'ta yer alan bazı açıklamaların yanlış yorumlanmasından kaynaklanıyordu. Bu yanlış yoruma göre Ortadoğu topraklarının büyük çoğunluğu İsrailoğulları'na vaat edilmekteydi. Radikal çevreler de tüm bu toprakları ele geçirmeyi ve bu toprakların Arap nüfusundan temizlenerek Yahudileştirilmesini öngörüyorlardı. İsrail, yönetiminde etkin olan bu tarz radikal görüşler nedeniyle, işgal ettiği toprakları mümkün olduğunca elinden bırakmadı. Özellikle de "Vadedilmiş Topraklar"ın en önemli parçalarını içeren Batı Şeria'yı işgal altında tuttu ve Yahudileştirmeye çalıştı. "Yahudileştirme" için işgal altındaki topraklara Yahudi yerleşimciler yerleştirmek gerekiyordu. Bu yerleşimcilerin bir kısmı, bu işi dini bir misyon olarak gören radikal Yahudilerdi. Ama bu topraklara asıl yerleştirilecek olan Yahudiler, diasporadan İsrail'e göç ettirilen Yahudilerdi.


Sina Yarımadası'nın İsrail tarafından ele geçirilişi
Kısacası İsrail, kurulduğu tarihten itibaren diaspora Yahudilerinin göç etmesine ihtiyaç duydu. 1948 yılına dek Filistin'e göç ettirilen Yahudiler, hala dünya Yahudilerinin küçük bir bölümüydü. Yahudilerin çoğunluğu diasporada yaşamakta ısrar ediyorlardı. Bazı İsrail liderleri, hayallerindeki "Büyük İsrail"i oluşturabilmek için bu Yahudileri İsrail'e göç ettirmeyi hedeflediler. Ancak her geçen yıl biraz daha hayal kırıklığına uğradılar. Her dönemde bir göç miktarı hedef olarak tespit ediliyor, ama ilerleyen yıllarda bu hedefi yakalamanın ancak bir ütopya olacağını anlıyorlardı. 1951-1961 dönemi için, Ben Gurion'un koyduğu 4 milyonluk hedefe ulaşılamadı; çağrısına yalnız 800 bin kişi karşılık verdi. Aynı on yılın son döneminde, göçmen miktarı yılda 30 bine kadar düştü. 1975 ve 1976'da İsrail'den göç edenlerin toplamı, İsrail'e olan göçü aştı.

Jerusalem Post'un 7 Ekim 1978 tarihli sayısında, "The General with a Phantom Army" (Fantom Ordulu General) başlıklı yazıda, Meir Merhav, Yahudi halkının İsrail'e göç etme konusundaki isteksizliğini şöyle dile getiriyordu:
Siyonizm ve İsrail Devleti'nin tarihinde hiçbir zaman çok büyük bir göç olmamıştır. Dindar veya Siyonist olan Yahudiler her zaman küçük sayılarda gelmişlerdir. Bunların çoğu idealist olduğu için gerçekler hayallerindekiyle uyuşmayınca İsrail'i terk etti. Tüm Yahudi toplulukları en zor anlarında bile, İsrail'e değil, başka yerlere gitmeyi tercih ettiler. Almanya'daki 300 bin Yahudi'nin en fazla 60 bini 1933-39 döneminde İsrail'e gelebilirdi. Fakat bunların çoğunluğu İsrail'e gitme ihtimalini bile göz önüne almadı. Bu diğer Yahudi toplulukları için de geçerlidir. En fazla baskıya uğrayan Rus Yahudilerinin %50-60'ı bile, İsrail dışında bir yere gitmeyi düşünmektedir. Gerçekleri beğenmiyoruz, ama bunları inkar edemeyiz. Bir şeyi anlamalıyız ki, hiçbir zaman diasporadan büyük bir göç yaşanmayacaktır.
 Solda, NAHUM GOLDMANN: "Antisemitizmin gerilemesi Yahudiliğin bekası için yeni bir tehlike oluşturabilir." Sağda, Goldmann 1966'daki Dünya Siyonist Kongresi'nde

Kısacası diaspora Yahudileri, İsrail'in kuruluşunun ardından da, aynı 1920'li, 30'lu yıllarda olduğu gibi göç etmekte direndiler. Peki bu Yahudileri İsrail'e getirmek için ne yapılmalıydı?.. Bu sorunun cevabı basitti: Daha önce ne yapılmışsa, o yapılmalı; yani diaspora Yahudileri antisemitizm tehlikesi körüklenerek İsrail'e göç etmeye ikna edilmeliydiler. Nitekim bazı Siyonistler bunu açık açık söylüyorlardı. Amerikan Yahudi Kongresi'nde, Leo Pfeffer'in sunduğu formüle göre, Yahudiliğin devamı için Yahudi düşmanlığı gerekiyordu. "Yahudiliğin bekası için antisemitizm gereklidir" demişti Pfeffer. Dünya Siyonist Örgütü Başkanı Nahum Goldman ise, 1958 yılında, Siyonizmin antisemitizme olan kaçınılmaz ihtiyacını vurgulamış ve şu uyarıyı yapmıştı: "Antisemitizmin gerilemesi Yahudiliğin bekası için yeni bir tehlike oluşturabilir."

"Yahudiliğin bekası" için daha önce Naziler kullanılmıştı. Şimdi de benzeri yerel antisemitlerle bağlantı kurulabilir ya da doğrudan İsrail tarafından düzenlenecek eylemlerle yapay bir antisemitizm oluşturulabilirdi. Öyle de yapıldı. İlerleyen sayfalarda Yahudi Devleti'nin diaspora Yahudilerine karşı giriştiği bu savaşın değişik cephelerini birlikte inceleyeceğiz.

İsrail Liderlerinden Diaspora Yahudilerine Tehditler


İlk İsrail Başbakanı David Ben Gurion, göreve geldiği andan itibaren İsrail'e göçü yoğunlaştırabilmek için her türlü yolu denedi. Bir grup Amerikalı'nın İsrail'e ziyareti nedeniyle 31 Ağustos 1949'da yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:
Bir Yahudi Devleti kurma rüyamızı gerçekleştirmiş olmamıza karşın, henüz işin başındayız. Yahudi halkının büyük bir kısmı hala dışarda; bugün İsrail'de yalnız 900 bin Yahudi var. Gelecekte bütün Yahudiler İsrail'de toplanmalıdırlar. Ana babaları, çocuklarını buraya getirmeye çağırıyoruz. Yardım etmeyecek olurlarsa, gençliği İsrail'e biz getireceğiz. Ancak umarım ki, buna gerek kalmaz.

 Solda, BEN GURION: "Sürgün süprüntülerini kurtarmalıyız. Ayrıca onların mülklerini de kurtarmak zorundayız. Bu iki şey olmadan, bu ülkeyi kuramayız." Sağda, ISRAEL GOLDSTEIN: "Amerikalı Yahudiler daha ne bekliyorlar? Bir Hitler'in kendilerini zorla kovmasını mı? Öteki ülkelerdeki Yahudileri göç etmeye zorlayan trajedilerin kendi başlarına gelmeyeceğini mi zannediyorlar? Kurtulacaklarını mı sanıyorlar?"
1960 yılının Aralık ayında, Kudüs'te yapılan 25. Dünya Siyonist Kongresi'nde, Ben Gurion yaptığı konuşmada, yine İsrail'e göç etmekte direnen Yahudileri aforoz ediyordu. İsrail'in dışında yaşayan Yahudileri, kendince "Tanrısız Yahudiler" olarak tanımlıyor, "Amerikalı Yahudilerin, bir Yahudinin ne demek olduğundan dahi haberdar olmadıklarını" söylüyordu.

İlerleyen yıllarda, Yahudi halkının her ne şekilde olursa olsun, İsrail'e göç ettirilmesi gerektiğini düşünenlerin arasına ünlü bir isim, Moşe Dayan da katıldı. Dayan, 1968 yılının Temmuz ayında yaptığı bir konuşmada göç edenlerin sayısını yeterli gören Yahudilere karşı sert bir tavır ortaya koyuyordu: "Her gün daha çok Yahudiyi buraya getirmeyi amaç edindik. Hiçbir Yahudinin yolun sonuna geldiğimizi söylemesine izin vermeyiz."

Yahudi işleri danışmanlarından Simon Rifkind ve Louis Levinthal ile Siyonist lider Haham Philip Bernstein'in önayak olmasıyla, 2 Mayıs 1948'de Amerikan Yahudi Konferansı toplandı. İşte bu konferansta radikal Siyonist lider Haham Klausner sunduğu ünlü raporunda, Yahudi halkını açıktan açığa tehdit etti. Yahudi halkını göçe zorlamak için, radikal Siyonist liderlerce yaratılan baskı politikasının dün uygulandığını itiraf eden Klausner, bugün de uygulanmaya devam edilmesini hararetle şöyle savunuyordu:
Halkın Filistin'e gitmeye zorlanması gerektiği kanısındayım... 'Zor' sözünden bir programı kastediyorum. Bu yeni bir program değil, daha önce ve yakın geçmişte de kullanılmıştı... Böyle bir programda ilk adım, şu ilkenin kabul edilmesidir: Dünyadaki Yahudi toplumu Filistin'e gitmeye ikna edilmelidir. Bu programı gerçekleştirmek için Yahudi toplumunun politikasını değiştirmek ve yersiz kalan Yahudi halkı rahat ettirmek yerine, mümkün olduğu kadar rahatsız etmek gerekir... 'Amerikan Ortak Dağıtım Komitesi'nin yardımları kesilmelidir... Daha sonra, Yahudileri tedirgin edecek Haganah türünde bir örgüt kurmak gerekebilir. İsrail dışındaki Yahudiler, ne yapacakları kendilerinden sorulacak değil, kendilerine söylenmesi gereken hasta insanlardır... Program kabul edilmediği takdirde Amerikan Yahudi toplumunu, politikasını gözden geçirmek ve burada önerilmiş olan değişiklikleri yapmak zorunda bırakacak bir kaza meydana gelebilir, o zaman çok daha fazla acı çekilmiş olur.
Radikal Siyonist Haham JOSEPH KLAUSNER:"Halkın Filistin'e gitmeye zorlanması gerektiği kanısındayım... Dünyadaki Yahudi toplumu Filistin'e gitmeye ikna edilmelidir... Bu programı gerçekleştirmek için yersiz kalan Yahudi halkını mümkün olduğu kadar rahatsız etmek gerekir... Daha sonra, Yahudileri tedirgin edecek Haganah türünde bir örgüt kurmak gerekebilir... İsrail dışındaki Yahudiler, ne yapacakları kendilerinden sorulacak değil, kendilerine söylenmesi gereken hasta insanlardır...

Klausner'in yukarıda da itiraf ettiği gibi, İsrail derin devletinin politikası, İsrail'e göçü sağlamak için Yahudi halkını "zor kullanarak ikna etme"ye dayalıydı. "Zor kullanarak ikna" yönteminin pratikteki uygulanışının nasıl olacağını açıklamakta bir sakınca görmüyordu Klausner: "Yahudi halkını mümkün olduğunca rahatsız ve tedirgin etmek." Tüm bunlara rağmen, yine de İsrail'e beklenen göçün gerçekleşmemesi durumunda, Klausner tarafından öngörülen son çare, Yahudi halkının başına nelerin geleceğini haber veriyordu: Yahudiler, "çok fazla acı verecek bir kaza" ile karşı karşıya kalabilirlerdi. Daha önce de, 1940'lara kadar göç etmemekte direnen Yahudi halkına karşı, II. Dünya Savaşı'nda, radikal Siyonistler ile Nazilerin iş birliği neticesinde yaratılan "kaza" gibi.

Nitekim Siyonist lider Dr. Israel Goldstein de, Yahudi halkının halen İsrail'e göç etme konusunda gösterdiği gevşeklikten ötürü bir yandan yakınıyor, bir yandan da örtülü, imalı,tehditkar mesajlar savuruyordu:
Amerikalı Yahudiler daha ne bekliyorlar? Bir Hitler'in kendilerini zorla kovmasını mı? Öteki ülkelerdeki Yahudileri göç etmeye zorlayan trajedilerin kendi başlarına gelmeyeceğini mi zannediyorlar? Kurtulacaklarını mı sanıyorlar? 
Ben Gurion, İsrail için, "Yahudileri rehinden kurtarmanın dinsel bir zorunluluk" olduğunu iddia ediyordu. 1949'daki İsrail seçimlerinden sonraki bir konuşmasında ise, İsrail dışında yaşayan Yahudileri birer "süprüntü" olarak gösterecek kadar ileri gidebiliyordu:
"Sürgün süprüntülerini kurtarmalıyız. Ayrıca onların mülklerini de kurtarmak zorundayız. Bu iki şey olmadan, bu ülkeyi kuramayız."
Ben Gurion'un bu sözleri, İsrail Devleti'nin gelecekteki politikasını belirliyordu. İsrail'e zorla göç ettirilecek ilk "sürgün süprüntüleri", Nazi toplama kamplarından kurtulan Yahudiler oldu.

Savaş Sonrasında Toplama Kamplarında Radikal Siyonistlerin Yahudilere Karşı Uyguladığı Terör


II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra, Nazi toplama kamplarındaki Yahudiler serbest bırakılmıştı. Ancak gidecek herhangi bir yerleri olmadığı için kendileri için açılan "Yersiz İnsanlar Kampları"nda (Displaced Persons Camps) kalmaya mecbur oldular. Bu kampların idari yönetiminde bazı Siyonist liderler etkin konumdaydı. II. Dünya Savaşı boyunca, göç etmedikleri için birtakım Siyonist liderlerce cezalandırılan Avrupalı Yahudi halkın dramı henüz sona ermemişti. Savaş bitmişti, fakat yaşam şartlarında en ufak bir değişiklik olmamıştı. Nazilerin yerini artık neredeyse onlar kadar acımasız olan radikal Siyonist liderler almıştı, o kadar.

Haham Klausner'in Yahudilerin Filistin'e göçe zorlanması gerektiğini öne süren az önce değindiğimiz raporu, "Yersiz İnsanlar Kampları"nda, radikal Siyonist örgüt Irgun vasıtasıyla Yahudi halka karşı uygulanan çeşitli terör yöntemlerinin kaynağı oldu. Radikal Siyonist liderlerin Yahudi halkına karşı giriştiği bu baskı politikası, daha sonraki yıllarda gün ışığına çıkacaktı. Kısa adı OMGUS olan(Office of Military Government for Germany/U.S.) Alman/Amerikan Askeri İdaresi Ofisi 'nin raporlarında, Irgun'un para toplamak ve Filistin'de Araplarla savaşmaları için zorla Yahudi halktan adam toplamak gibi uyguladığı şiddet içeren taktikler, tekrar tekrar bildiriliyordu. İşte OMGUS'un hazırladığı bu raporların bazıları:


Naziler tarafından kamplara toplanan Yahudilerin bir kısmı savaş sona erdikten sonra da gidecek bir yerleri olmadığı için Yersiz İnsanlar Kampı olarak adlandırılan kamplarda yaşamak zorunda kaldılar.
Irgun, bu kamplardaki yönetimi kontrol altında tutuyordu. Örgüt, bu kamplardaki polis gücünü de etkisi altına almıştı. Irgun ve kamp polisi korkutarak, tehdit ederek, eğer gerekirsekan dökerek şiddet yöntemleri kullandılar... 1948 yılında Polonya'dan Berlin'e yerleşmek için gelen Yahudiler, Irgun'un 'Yahudi toplama' işleminden kurtulmak için Amerika'ya göç etmişti. Duppel Göçmen Kampı'nda, Filistin'de Araplarla savaşmaya gitmek için gönüllü olmayan Yahudiler, Irgun üyeleri tarafından dövülmüş, gitmek istemeyenler ise ölümle tehdit edilmişlerdi. Bu tip askere yazılmalara Yahudi halkı zorlanırken, kampların ana kapıları kaçışları önlemek için kapatılıyordu.
Haganah militanları da Yahudilere karşı zor kullanıyordu. Amerikalı yazar Stephen Green de konuyla ilgili şunları yazıyor:
Bazı kamplar, Haganah'ın da Irgun gibi şiddet taktikleri uyguladığını rapor etmekteydi. Haganah'ın içinde 'Sochnut' adlı elit ve askerüstü bir grubun tehdit, korkutma ve dövme gibi yöntemler kullandığı sürekli bildirilmekteydi. Bu olay fark edilmesine rağmen, Irgun tarafından çok uzun bir süredir uygulanmaktaydı. Nazi terörünün mağdurları, bu sefer de Siyonist terörden kaçmak için, tekrar ailelerini ve arkadaşlarını terk etmek zorunda kalmışlardı.
Alman-Amerikan Askeri İdaresi'nde, istihbarat ofisinin şefi olan Peter Rodes, radikal Siyonistlerin Yahudi kamplarında yaptıklarından oldukça rahatsız olmuş ve bu radikallerin baskılarından şöyle söz etmişti: "300 kişi İsrail'e gitmek için Tikwah'dan ayrıldı. Bu sayının %65'i İsrail'e gitmeleri için değişen şiddette baskılara maruz kaldı."

1948 yılının ortalarında, Amerikan ve Alman Askeri İdaresi Ofisi (OMGUS)'nin raporları, kamplarda yapılanları, "terörist taktikler" olarak tanımladı. Bu "terörist taktiklerin" de, Haganah ve Irgun tarafından kullanılan standart bir toplama prosedürü olduğunu rapor etti. Bavyara'nın Traunstein bölgesindeki "Kriegslazarett Kampı"ında ise çarpıcı bir olay yaşanmıştı:

Kamp polisi, herhangi birinin giriş çıkışını önlemek için binanın etrafını kordonla sardı. 14 Haziran'daki Yahudi bayramında, İsrail'e gitmeyi reddeden Yahudilerin sinagoga gelmemeleri istendi ve uyarı yapıldı. Aksi takdirde zorla sinagogdan çıkartılacaklardı...
İsrail'in kuruluşundan beri Kriegslazarett Kampı'ndan yaklaşık bir düzine kişi gönüllü olarak ayrıldı. Bu gönüllülere 'Ghuis' deniyordu. Bu adamların altı ya da yedisi birkaç gün sonra geri döndü. Kamplarda kaldıkları süre içinde İsrail'e gitmek istemeyen diğer gençlere terör uyguladılar. İsrail Devleti kurulunca, Filistin'de yaşayan Yahudi kesim, İsrail'e göçe razı etmek için, kamplarda yaşayanlar arasında terörü organize etti.
"Yersiz İnsanlar Kampları"nda, her türlü baskıya maruz bırakılan Yahudi halkının tek suçu, radikal Siyonizmi benimsememesiydi. Bu insanların, "Vadedilmiş Topraklar"a göç etmelerini sağlayabilmek için, radikal Siyonist liderlerin yapmaları gereken işlem, onları zorla da olsa birer radikal Siyoniste dönüştürmekti. Bu nedenle, "Yurtsuzlar Kampları'nda, radikal Siyonist olmayanlara ve anti-Siyonist Yahudilere karşı şiddet ve ayrım eylemlerine girişildi."
Birtakım Siyonist liderlerin, bu kamplarda yaşayan Yahudilere yönelik uyguladığı baskı politikasının artık gizlisi saklısı kalmamıştı. Açıktan açığa düzenlenen "şiddet özendirici" kampanyalarla, Yahudi halkına yönelik yaratılan bu terör, hummalı bir propagandaya dönüştürüldü. Amerikan The New Leader dergisi, 21 Ağustos 1948 tarihli sayısında şu bilgileri veriyordu:

'Uluslararası Kadın Giyim Sendikası Başkan Yardımcısı' ve 'Örgü Ürünler İşçileri Sendikası Yöneticisi' Louis Nelson, önemli bir Amerikalı işçi önderidir. Louis Nelson genel bir kampanya yürütmektedir. Yersiz kalmış insanları Siyonizmi kabul etmeye zorlamak, onları Yahudi Ordusu'na katılmaya 'ikna etmek', düzenlenen bu kampanyanın amaçlarındandı."
Siyonist idareci Louis Nelson'un başlattığı bu kampanya, kamplarda yaşayan Yahudilerin hayatlarında, son derece olumsuz değişiklikler meydana getirecekti:

Günlük tayınlara el koyma, işten çıkartma, yurtsuzların zanaat eğitimi için Amerikalıların gönderdikleri makineleri parçalama, muhalefet edenleri yasal korumadan ve vize haklarından yoksun etme biçiminde oluyor, hatta onları kamplardan atma noktasına kadar varıyordu. Bir keresinde, böyle birisi herkesin önünde kırbaçlandı. Bunlardan başka, ABD'de de yapılan 'pogrom'lara (pogrom: Yahudilere yapılan saldırı) dair hikayeler anlatılıyor, yurtsuzlar tedirgin ediliyorlardı.


1950 yıllarında, İsrail'in Yahudileri Kutsal Topraklar'a göç ettirmek için kullandığı propaganda posteri: "İstikamet: İbrani diyarı". Bir yanda, günlük güneşlik aydınlık bir İsrail görüntüsü, öte yanda, toplama kampları, karanlık ve tehlikeli diaspora ülkeleri.
Bazı Siyonist yöneticilerin yürüttükleri bu çok yönlü baskı politikası, bir dönem sonra meyvelerini verdi. Zaten savaş boyunca psikolojik olarak yıpranmış Yahudi halkın üzerinde, yıldırıcı bir etki yarattı. Söz konusu Siyonistler sayesinde, bu kamplardan kurtulan (!) Yahudi halk, zorunlu olarak, başları önünde, İsrail'in yolunu tuttu. "Yurtsuzların Kampları boşaltıldıktan sonra, bu Yahudilerin çoğunun göç etmeye niyeti yokken, baskı ve propaganda karışımı, buna zorlandılar."

Radikal Siyonist idareciler, bir yandan bu kamplardaki Yahudilere göç etmeleri için baskı yapıyorlar, bir yandan da, II. Dünya Savaşı sonrasında yersiz kalan bu Yahudilerin mağduriyetlerini, uluslararası siyasi platformda politik bir malzeme olarak kullanmaktan da geri kalmıyorlardı.

İsrailli yazar Amos Perlmutter şöyle diyor:

Ben Gurion ve diğer Siyonistler, soykırım ve bağımsızlığı , yersiz Yahudilerin ve kamplardan sağ kurtulanların içinde bulundukları zor durumu ayrılma kavramı ile birleştirmeye karar verdiler... Yurtlarından edilen insanlara yönelik bir politika, Siyonistlerin başlıca amaçlarından biri olmamıştı. Bazı tarihçiler ne kadar bunda ısrar etseler de böyle bir şey yoktur. Sonra 1946'da, İngiliz kamplarındaki yersiz kimselerin içinde bulundukları kötü durum pragmatik politikalarla çeşitli yönlerden uyuştu. Siyonist ideal için, İsrail'e dönmek her zaman en önemli hedefti.

İsrail'in liderleri, Araplara karşı kazandıkları 1948 savaşı ile Birleşmiş Milletler'in kendilerine ülkenin kuruluşunda verdiği toprakları (Filistin'in yaklaşık %50'si) çok daha büyütmüşlerdi. Bu yayılma, bazı İsrail liderlerine çok daha fazla Yahudiyi Vadedilmiş Topraklar'a getirme cesareti verdi. 1949 yılında, tüm dünya Yahudileri İsrail'e göç etmeye resmen çağrıldılar. Ertesi yıl ise, bu çağrı bir kanunla desteklendi: Geri Dönüş Kanunu. Kanun, dünyanın neresinde olursa olsun, İsrail'e göç etmek isteyen "gerçek" (Yahudi bir anneden doğmuş) bir Yahudinin, ülkeye göçe hakkı olduğunu ve ne olursa olsun İsrail'de barındırılacağını ilan ediyordu.

Geri Dönüş Kanunu, yıllardır İsrail'de tartışma konusudur. Kimi entelektüeller, kanunun açık bir "ırkçılık" örneği olduğunu söylemektedir. Ancak bu konudaki resmi politika asla değişmez. İsrail resmi ideolojisinin bu konuya bakış açısını, Şimon Peres, Davar gazetesinin 25 Ocak 1972 tarihli sayısındaki bir demecinde ortaya koymuştur:


İsrailli liderlerden Şimon Peres
Askeri yönetim temelini teşkil eden 125 sayılı kanunun (Geri Dönüş Kanunu) kullanılışı Yahudileri bu topraklara yerleştirmek ve göçe zorlamak için girişilen savaşın bir devamıdır.
Peres'in ifade ettiği gibi, "Yahudilerin toplanması" gerçekte bir savaştır. Çünkü İsrail yönetiminde etkin olan bazı çevreler dünya Yahudilerini, bu Yahudilerin aksi yöndeki isteklerine rağmen toplamıştır ve toplamaktadır. Bu nedenle de bu çevrelerin savaşı, yalnızca düşman ülkelere ya da düşman örgütlere karşı değil, aynı zamanda ırk bilincini yitirdiği öne sürülen ve radikal Siyonizme yüz çevirmiş dünya Yahudilerine de karşıdır.

Mossad'ın Göç Organizatörü: Aliyah Bet


Haham Klausner, 2 Mayıs 1948'de Amerikan Yahudi Konferansı'na sunduğu ünlü raporunda, az önce de değindiğimiz gibi, diaspora Yahudilerinin Filistin'e gitmek için zorlanmaları gerektiğinden söz etmişti. Yahudileri mümkün olduğunca rahatsız etmenin gereğinden söz ediyordu. Ayrıca Klausner radikal Siyonist hareket içinde çok önemli bir isimdi, hatta İsrail'in ilk Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday gösterilmişti. Bu nedenle Klausner'in "Yahudileri zorlama" yönündeki düşünceleri, kişisel bir görüş değil, radikal Siyonist hareketin genel politikası olarak anlaşılmalıdır. Nitekim, aynı dönemde Israel Goldstein, hatta David Ben Gurion gibi bazı liderlerin de benzer açıklamalarda bulunmuş olmaları önemli bir göstergedir.

Kısacası, İsrail yönetimi içinde yer alan birtakım kimseler ilk yıllarından itibaren diaspora Yahudilerini göçe zorlamak için sofistike bir plan geliştirdi ve uyguladı. Bu programda kastedilen "rahatsız etme yöntemi " ise öncelikle yapay antisemitizm hareketleridir. Antisemitizm bu çevreler tarafından teşvik edilecek, hatta üretilecekti. Bunun en etkili yöntemi, Mossad ve özellikle bu iş için kurulmuş olan Mossad'ın alt bölümü yeraltı gizli işler servisi Aliyah Bet tarafından gerçekleştirilen operasyonlarla, sinagoglara ve Yahudilerin topluca bulundukları yerlere saldırılar düzenlemekti. Bu şekilde yaşadıkları ülkede tehlike içinde olduklarına inandırılan Yahudilerden, "kurtuluşu göçte bulmaları" bekleniyordu.
Aliyah Bet, İsrail'e göç etme konusunda istekli olmayan Yahudileri, "Vadedilmiş Topraklar"a döndürmeye çalışırken, halkına karşı insancıl yöntemlere rağbet etmeyecekti. Prof. Türkkaya Ataöv, Siyonizm ve Irkçılık adlı kitabında şöyle diyor:
İsrail'e göçenlerin %80'inden fazlası, Doğu Avrupa ülkeleri ile Arap Ortadoğusu ve Kuzey Afrika'dan gelmişti. Bu Yahudilerin çoğunun göçmeye niyeti yokken, baskı ve propaganda karışımı, onları buna zorladı. Heyecanlı çağrılar ve aşılanan korkularla, Irak, Yemen, Suriye, Tunus, Cezayir ve Fas'tan çıkarılan 700 bin kişiye katılma konusunda gönülsüz olan Mısırlı Yahudiler ise, artık kendilerini son derece tehlikeli bir durumda görüyorlardı.
İsrail'in en güçlü servisi olarak görev yapan Aliyah Bet, birçok kirli operasyonla İsrail dışında yaşayan binlerce Yahudinin "Vadedilmiş Topraklar"a göç etmesini sağladı. İşte, Aliyah Bet Örgütü'nün, Yahudi halklara yönelik yaptığı bu karanlık operasyonların en kirlileri:


Mossad'ın diaspora Yahudilerini İsrail'e göç etmeye zorlayan eylemlerinin de katkısıyla, kuruluşundan itibaren dünyanın dört bir yanından Yahudi Devleti'ne göçler yapıldı. Yandaki harita, farklı ülkelerden İsrail'e yapılan Yahudi göçünü gösteriyor.
- 1949-1950 yılları arasında, 50 bin Yemen Yahudisini, "Mesih İsrail'de yeryüzüne indi" yalanıyla kandıran Aliyah Bet örgütü, bu operasyonuna "Sihirli Halı Operasyonu" adını verdi.
- 1950-1959 yılları arasında, 120 bin Irak Yahudisi, Aliyah Bet'in Bağdat'taki sinagoglara yönelik yaptığı bombalı saldırılar neticesinde, kurtuluşu (!) İsrail'e göç etmekte buldu. Aliyah Bet yaptığı bu operasyona "Ali Baba Operasyonu" adını verdi.
- 1984 yılında, 7 bin Etiyopya Yahudisi, Aliyah Bet tarafından hava yolu ile Doğu Sudan'dan İsrail'e "Musa Operasyonu" adı altında kirli bir operasyonla kaçırıldı.
- 1991 yılında, 15 bin Etiyopya Yahudisi, ülke liderlerinden adeta köle gibi satın alınarak, "Solomon Operasyonu" ile Aliyah Bet tarafından İsrail'e kaçırıldı.
Aliyah Bet Örgütü tarafından yönetilen bu kirli operasyonlar, istenen etkiyi sağladı ve geniş bir Yahudi kitlesi "kurtuluşu" (!) İsrail'e göç etmekte buldu. İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Aliyah Bet'ten şöyle söz ediyorlar:

Aliyah Bet'in gizli ajanlarına teşekkürler. Kuruluşunun ilk dört yılında İsrail nüfusunu iki katına çıkardılar... İstihbarat üyeleri, terörist taktikleri kullandıklarını reddediyorlardı. Fakat buldukları yeni ve orijinal metotlarla Yahudileri İsrail'e göç ettirecekleri için gurur duyuyorlardı. Her şeye rağmen onlar yeni kurulan Yahudi Devleti'nin yaşaması için mücadele veriyorlardı.
Aliyah Bet ajanları kuruluşunun ilk dört yılında İsrail nüfusunu iki katına çıkartacak bir başarı göstermişlerdi. Ancak radikal Siyonizmin daha önceki göç ettirme operasyonlarında olduğu gibi, kirli yöntemlerle sağlanmış bir başarıydı bu.

Irak Yahudilerine Mossad Bombaları, ya da Ali Baba Operasyonu


Batılı Yahudileri göçe zorlamak için bazı Siyonist liderler tarafından sistemli bir şekilde uygulanan baskı politikası, herşeye rağmen beklenen yoğunlukta bir "göç transferi" yaratamamıştı. Bu sonuç, söz konusu Siyonist liderleri Yahudi halka karşı daha da radikal önlemler almaya itti. Prof. Türkkaya Ataöv'ün Siyonizm ve Irkçılık'ta dediği gibi, "Batılı Yahudilerin beklenen akışı gerçekleşmeyince, İsrail dışındaki Yahudilerin başına dertler açarak onları göç ettirmek, Filistinli Arapların terk ettiği yerleri işgal ettirmeye ikna etmek hatta zorlamak, radikal Siyonistlerin hesaplı politikası oldu."

Ve böylece, göçe zorlamak için "başına dert açılmasına" karar verilen ilk Yahudi cemaati, birtakımİsrail liderlerince tespit edildi: Irak Yahudileri. Irak Yahudileri, Babil'e sürülen ve 2500 yıldan beri orada yaşayan bir topluluktu. Sayıları 150 binlere varan ve 60 kadar havraya sahip olan bu insanlar, Müslümanlarla barış içerisinde yaşamlarını sürdürüyorlardı, ta ki Mossad ajanları Irak'a gelinceye kadar...

1950 yılında çıkartılan Göç Kanunu'na rağmen, Irak Yahudileri İsrail'e göç etme konusunda istekli değildi. Irak Yahudilerinin isimlerini göçmen listelerine yazdırmada acele etmediklerini gören Mossad ajanları, "tehlikede olduklarını kendilerine anlatmak" maksadıyla üzerlerine bomba yağdırmaktan çekinmediler. Masouda Shemtov Sinagogu'na yöneltilen bir bombalı saldırı sonucunda, üç Irak Yahudisi öldü, on tanesi de yaralandı. Yahudi halka karşı girişilen bu bombalı saldırının sorumlularının Mossad ajanları olduğu, ilerleyen günlerde ortaya çıkacaktı. Siyonizm ve Irkçılık kitabında "Bağdat'taki Masauda Shemtov Sinagogu'nun bombalanma olayında suç failleri olarak İsrail ajanları çıktı ve yargılandı" deniyor. 19 Aynı konu, İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman'ın yazdığı Mossad'ı konu edinen Every Spy a Prince (Her Casus Bir Prenstir) adlı kitapta da anlatılır.


Mossad tarafından sinagogları bombalanan Irak Yahudileri, zorunlu olarak "kurtuluşu" İsrail'e göç etmekte buldular. Yukarıdaki fotoğraf, bir grup Irak Yahudisi'nin İsrail'e getirilişi sırasında uçakta çekilmiştir.
Irak Yahudilerinin maruz kaldığı bu olayı bizzat yaşamış olan, Irak Yahudisi David Reuben, Ali Baba Operasyonu'nu daha sonraları şöyle anlatmıştı:

Siyonistler, baskılı bir psikolojik savaş başlattılar... Irak'taki yaşamın belirsizliklerinden doğan doğal korkular kurnazca istismar edildi. 'Müslümanlardan satın almayın' başlıklı broşürler havralarda dağıtılıyor ve Müslümanların eline geçerek Yahudi aleyhtarlığı yaratmaları isteniyordu...
Irak'taki Yahudilerin paniğe kapılması için sürdürülen Siyonist çabalar hem bir itişin hem de bir çekişin gerekli olduğu teorisine dayanıyordu. İtişin kaynağı, Irak'taki Yahudilerin uğradığı baskı olacaktı ki, bu bir uydurmaydı. Çekişin kaynağı ise, bütün Yahudiler için ana yurdun, İsrail olduğu konusunda sürekli yapılan Siyonist duyurulardı...

Gazetelerde, bir havra da dahil olmak üzere, Yahudilerin sık sık gittikleri yerlerin bombalanmasıyla ilgili hikayeler anlatılıyordu. Bu bombalamalar sonucunda hiç ölü olmaması ve fazla zarar vermemesi kuşku çekiciydi... Bombalamaların altında radikal Siyonistlerin olduğu bence çok açıktı. Yapmak istedikleri, Yahudileri korkutmak ve Müslümanların kendilerine karşı harekete geçtiğine Yahudileri inandırmaktı.

Bombalamaların çok az fiziksel zarar vermesi, kimi zaman da hiç zarar vermemesine karşın bunlar, Iraklı Yahudiler üzerinde genel olarak etki yaptı. Bazı Siyonistlerin evlerinde ve havralarda büyük miktarlarda silahlar ele geçmeye başladı. Hükümet, Yahudi mağaza ve kahvelerinde çok az zarara neden olan bombaların, Yahudi konutlarında ve havralarda bulunan cephanelerle aynı kaynaktan olduğuna ve sorumluluğun da aynı kişilerde bulunduğuna karar verdi.
İsrail derin devleti içinde yer alan radikal Siyonistlerin Yahudi halkı hedef aldıkları bu karanlık olay, daha sonra gün ışığına çıkmış ve İsrail tarihinin kirli sırlarından biri olan bu kanlı göç operasyonu İsrail basınında konu edilmiştir. Haftalık İsrail gazetesi Ha'olam Hazeh 20 Nisan ve 1 Haziran 1966 tarihli sayılarında; günlük Yedioth Aharonot ise, 8 Kasım 1977 tarihli sayısında bombalamaların Mossad tarafından gerçekleştirildiğini yazmış; Yahudi yazar Ilan Halevi de La Question Juive (Yahudi Sorunu) adlı 1981 basımı kitabında konuya değinmiştir. Ali Baba Operasyonu, ayrıca 1972 Ağustosu'nda Kokhavi Shemesh tarafından, İsrail'de yayımlananSiyah Panterler gazetesinde de doğrulanmıştır. Ayrıca, 7 Kasım 1977 de, Tel-Aviv Büyük Mahkemesi'nin aracılığıyla, gazeteci Baruch Nadel tarafından eski bakanlardan İsrail tarafından Irak'a gönderilen ajanlardan biri ve daha sonra da Knesset üyesi olacak olan Mordechai Ben Porat'a yöneltilen sorulara verilen cevaplarla da açıklık kazanmıştır.

Mossad'ın bombaları sonucunda kaygıya düşen Irak Yahudileri, "kurtuluşu" (!) İsrail'e göç etmekte bulacaklardı. Iraklı Yahudi halkın İsrail'e zorla göç ettirilmesini konu alan ve adına da "Ali Baba Operasyonu" denilen bu kirli operasyon, işte böylece radikal Siyonist liderlerce başlatılmış oldu. Operasyon sonucunda 1950-59 yılları arasında toplam 120 bin Irak Yahudisi İsrail'e transfer edildi.

Iraklı Yahudilerin İsrail'e getirilişinde rol oynayan bir diğer faktör ise, İsrail derin devleti ile Irak Hükümeti içindeki bazı kimseler arasında kurulan bir dizi karanlık diplomatik ilişkilerdi. Aliyah Bet ajanları, dönemin Irak Hükümeti Başbakanı'na rüşvet vererek Iraklı Yahudileri satın almışlardı.

Kendisini, 'İngiliz iş adamı Richard Armstrong' olarak tanıtan, Shlomo Hillel isimli göçten sorumlu Aliyah Bet ajanı, Amerika'daki Yakın Doğu Hava Taşımacılığı Şirketi adına Irak Hükümeti'yle konuşmalar yapmaya gitti. 1950 yılının Mart ayında, Richard Armstrong'un etkisiyle Irak Parlamentosu, isteyen her Yahudinin ülkeyi terk edebileceğine dair bir kanun çıkardı. Başbakan Tevfik el-Savidi idi. Bu, İsrail'e savaş açmış ve yüzlerce Yahudiyi Siyonist hareketler yüzünden tutuklamış bir hükümet için sürpriz olarak göründü. Bu sürpriz gelişmenin açıklaması, Başbakan'a kapıları açması için sunulan şeylerde yatıyordu. Başbakan, aynı zamanda Irak Turları'nın da başkanı idi ve tesadüf eseri olmayarak Yakın Doğu Hava Taşımacılığı Şirketi'ne vekil olarak seçilmişti. Diğer bir deyişle, Irak Hükümeti'nin başı, İsrail İstihbarat Teşkilatı'ndan rüşvet , komisyon alıyordu. Bu karanlık Amerikan hava şirketi, İsrail Hükümeti ile olan yakın bağlarını gizlemek için gerçek yüzünü itina ile saklıyordu. Daha önce 1948-1949'da da bu şirket aracılığıyla, 50 bin Yemen ve Aden Yahudisi İsrail'e uçuruldu.

İsrail'e göçe zorlanan Iraklı Yahudi halka karşı uygulanan baskı politikasını, Naeim Giladi, bugünlerde yazdığı kitaplarda dile getirmekte dir. Naeim Giladi, gençliğinde aktif bir radikal Siyonistti. O zamanlar, radikal Siyonist liderlerin emrinde olan Naeim Giladi, Irak'ta Yahudi halka karşı uygulanan şiddete de bizzat şahit oldu. Naeim Giladi'nin bugün anlattıklarının hepsi birer itiraf niteliğindedir ve o günleri yaşamış canlı bir tanık olması açısından da oldukça önemli dir. New American View dergisi, Naeim Giladi için yaptığı özel haberde, konu ile ilgili şu bilgileri aktarıyor:
Naeim Giladi (Khalaschi), 1930'da Irak'ta doğmuş bir Yahudidir. İngilizler tarafından, 1941 yılında, Bağdat'ta organize edilen Yahudi katliamından sonra yeraltı Siyonist hareketine katıldı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Yahudilerin Irak'tan İsrail'e kaçırılmalarıyla uğraştı. Giladi, 1992 yılında Ben Gurion's Scandals: How the Haganah of the Mossad Eliminated Jews (Ben Gurion'un Skandalları: Mossad'ın Haganah'ı Yahudileri Nasıl Yok Etti) isimli bir kitap yazdı. Giladi, yazdığı bu kitabında, Irak'taki yeraltı Siyonist örgütünde yaşadığı tecrübelerini anlattı. Ayrıca Iraklı Yahudilerin Bağdat'tan İsrail'e göçünü sağlayan, Siyonist yeraltı ajanı Ben Porat hakkında da bilgiler verdi. Giladi'ye göre, Ben Porat, Yahudilerin 2500 yıldır barış ve zenginlik içinde yaşadıkları Irak'ı terk etmeleri için teröre başvurup onları korkutmuştu. Giladi, Mossad teröristlerinin Yahudilerin gittikleri kafe ve sinagogları, onları İsrail'e göçe zorlamak için bombaladıklarını ve Ben Porat gibi Siyonistlerin bu olaydan Iraklıları (Müslümanları kastediyor) suçladıklarını iddia ediyordu. Plan işlemişti, Yahudiler İsrail'e uçmuşlardı. Fakat İsrail'i kontrol eden Avrupalı Yahudiler tarafından ezilen, ikinci sınıf vatandaşlar konumunda kendisini bulmuştu Iraklı Yahudi halkı.
Gerçekten de, binlerce yıldır yaşadıkları vatanları olan Irak'tan zorla kopartılarak İsrail'e göç ettirilen Iraklı Yahudi halk Naeim Giladi'nin yukarıda da belirttiği gibi yeraltı örgütlerine sahip radikal Siyonistlerce ikinci sınıf vatandaş konumuna düşürülmüştür. Irak'tan göç etmeye zorlanırken sıkıntıya sokulan Iraklı Yahudi halkının dramı, bugün de İsrail'de devam etmektedir:
İsrail'de Iraklı Yahudiler hayal kırıklığına uğramışlardı. Avrupa doğumlu olan ve İsrail Devleti'ni yöneten Yahudi liderleri, kendilerini ilkel konutlarda ve kulübelerde, çok az iş ve ev bulma ümidi ile zorla getirdikleri için suçluyorlardı. Böylece yöresel olarak getirilen bu yeni göçmenlerin üstlerine böcek ilacı sıkılması ve kendilerine de başka bir seçim hakkı tanınmaması üzerine, kendilerini aşağılanmış hissettiler.

29 Mart 2010 Pazartesi

Etiyopyalı Yahudilerin Yurtlarından Sökülmesi, ya da Musa ve Solomon Operasyonları


Etiyopa'da asırlardır yaşayan siyah derili Yahudiler (Falaşalar) da İsrail derin devletinin "sürgünleri toplama" programından paylarını aldılar. Falaşalar'ın İsrail'e göç ettirilmesi, Aliyah Bet tarafından düzenlenen, 1984 yılındaki "Musa Operasyonu" ile 1991 yılındaki "Solomon Operasyonu" aracılığıyla gerçekleştirildi.

1984'teki operasyon için İsrailliler Etiyopya yönetimine yüklü miktarda rüşvet vermişlerdi. İsrail derin devleti sadece Etiyopya liderine rüşvet vermekle kalmadı, aynı zamanda Yahudilerin Sudan üzerinden taşınabilmesi için devrik Devlet Başkanı ile yakın yardımcılarına da rüşvet sundu. Sudan Başkanı Cafer Nimeyri ile Başkan Yardımcısı Ömer El Tayid ve her türlü yasa dışı işleme karışmakla ünlendiği için adı 'Bay Yüzde 10'a çıkan özel danışman Baha İdris, İsrail derin devletinden Falaşaların Sudan üzerinden nakledilmesine göz yummaları karşılığında 56 milyon dolar aldılar. Kısacası Etiyopya ve Sudan liderleri ile yapılan pazarlıklar sonucu, Falaşalar radikal Siyonist liderlerce satın alınmışlardı; sahibinden satın alınan köleler gibi. Bu pazarlığa oturan taraflar, Etiyopya Yahudilerine nerede yaşamak istediklerini dahi sorma gereği duymamışlardı. Etiyopya liderlerine parası ödenen Falaşalar, yurtlarından sökülüp düzenlenen seri uçak seferleri ile İsrail'e götürüldüler. Nokta dergisi, uçaktan inen Falaşalar'ın dramatik görünümlerini şöyle dile getiriyordu:


Mossad'ın düzenlediği özel operasyonlarla İsrail'e getirtilen Falaşalar (Etiyopyalı Yahudiler), İsrailyönetimindeki bazı kimseler tarafından ikinci sınıf insan muamelesi gördü. Falaşalar Mossad tarafından satın alınmış ve alınları numaralandırılmıştı.
Alınlarına yapıştırılmış numaralarıyla uçaktan inen Falaşalar, insanda oldukça genç, yitik ve kolayca incinebilir bir izlenim bırakıyorlar. Sayıları 14 bini bulan bu insanlar, Zion'a ayak basarken, taşıdıkları numaralar, ister istemez yıllar önce bileklerine dövme yapılan Nazi kamplarındaki Yahudi tutsakları anımsatıyor.
Falaşalara yapılan bu uygulama, birtakım uluslararası kuruluşların dikkatinden kaçmadı. Örneğin Fransız Dayanışma Birliği adlı insan hakları örgütü İsrail Hükümeti'ne tepki gösterdi ve Etiyopyalı Yahudilerin Vadedilmiş Topraklar'a göç ettirilişinde insancıl amaçlar güdülmediğini ilan etti:
Fransız Dayanışma Birliği, İsrail Hükümeti'nin Etiyopyalı Yahudileri insancıl amaçlarla İsrail'e nakletmediğini öne sürerek kurtarma operasyonunun esas amacının işgal altındaki topraklarda yeni yerleşim merkezleri kurmak, böylelikle İsrail'in yayılmacı politikasını sürdürmek olduğunu iddia etti. Bu arada binlerce Falaşanın gizlice İsrail'e kaçırılması olayının yarattığı tepkiler sürüyor. Olayın kopardığı gürültü nedeniyle İsrail Hükümeti göçü durdurmak zorunda kaldı.
1991 yılında ise bu kez "Solomon Operasyonu" ile bir diğer grup Falaşa İsrail'e transfer edildi. Bu göç operasyonunun mimarları, Uri Lubrani başkanlığında İran Yahudisi David Alliance ile Irak Yahudisi Sami Shamoon'du. Ve yine gerekli yerlere rüşvet verilmişti; operasyon, göçü gerçekleştiren Uri Lubrani ile Etiyopya'nın Başkanı Mengistu Haile Mariam arasındaki para pazarlığı sonucunda gerçekleşmişti. Uri Lubrani, Etiyopyalı Başkan Mengistu Haile ile görüşerek 15 bin Yahudinin İsrail'e alınması için izin istedi. Görüşmeler Mengistu'nun 100 milyon dolar teklif etmesiyle başlamıştı. Lubrani, limiti 25 milyon dolar olarak belirtse de Mengistu 57.5 milyon doların altına inmeyeceğini söyledi. En sonunda 30 milyon dolara anlaştılar. Pazarlık sonucunda, 25 Mayıs 1991'de, 36 saat süren hava köprüsü transferi ile gerçekleştirilen "Solomon Operasyonu" ile İsrail'e 14 binden fazla Etiyopya Yahudisi gönderildi.

Aslında, Falaşaların gerçek dramı İsrail'de başlayacaktı. Bazı Siyonist liderler, içinde hayvanların bile güçlükle barınabileceği son derece sağlıksız bir ortamı, Etiyopyalı dindaşlarına yaşamaları için uygun buldular. Bin bir parlak vaatle kandırdıkları dindaşları için toplama kamplarını reva gördüler.
Etiyopyalı Yahudilerin İsrail'e getirildikten sonra kabusa dönen yaşamlarıyla ilgili olarak Gündem gazetesinin yayımladığı bir yazı son derece ilgi çekiciydi. 10 Ekim 1992 tarihli ve "Vadedilmiş Topraklardaki Etiyopyalı Yahudilerin Getto Kabusu" başlıklı haberde şunlar yazılıydı: 
Vadedilmiş Topraklar'da bir trajedidir yaşamak... Okul ve iş olanaklarının çok uzaklarında, çölün kenarındaki topraklar üzerine kurulmuş karavanlarda çile dolduran ve adeta çürümeye terk edilen binlerce Etiyopyalı Yahudinin yaşamı bir kabusa dönüşmüş. Artık onların yaşadığı bu döküntü yerler, birer siyah getto durumunda. 
Geçen yıl yirmi iki saatlik bir hava harekatıyla, apar topar uçaklara taşınan ve İsrail topraklarına getirilen 14 bin siyah Yahudiden hiçbirine sürekli yaşayabileceği bir konut verilmedi. Bunların bin kadarı yurtlarda, geri kalan 13 bini ise karavanlarda yaşamlarını sürdürüyorlar. Karavanlar İsrail toplumundan tamamen yalıtılmış durumda... Topluluğun liderleri sosyal bir felaket olarak dile getirdikleri bu koşulların değişmesi için bir şeyler yapılması gerektiğini söylüyorlar. 'Karavanlar tıpkı gettolar gibi' diyen Etiyopyalı siyahların liderlerinden Rahamim Elazar, 'İsrail, bu siyah Yahudileri toplumdan yalıttığı için bütün dünya tarafından ırkçı bir ülke olarak değerlendirilecektir' yorumunu yapıyor. 
Kendi karavanlarıyla Güney Afrika'nın siyah yerleşim yerlerini karşılaştıran Elazar, 'Karavanlar o kadar kirli ve altyapıdan o kadar uzak ki, bunlara modern Soweto demeye dilim varmıyor' derken, gelecekten pek umutlu olmadığını ifade ediyordu. Beş çocuk annesi Maaritesh Kandia, 'Yazın bunaltıcı berbat bir sıcak, kışın ise dondurucu berbat bir soğuk yaşanıyor. Keşke kalabileceğimiz normal bir yerimiz olsaydı' diyor.
1991 yılında, 'Solomon Operasyonu' ile getirilen 13 bin Etiyopyalı, kumların karşısına sıra sıra dizilmiş 400 karavanda yaşıyor. Maaritesh Kandia ve diğerleri, böyle tecrit edilmiş bir durumda yaşamaktan ve çocuklarının Kudüs'teki okula gitmek için iki saat yolculuk yapmak zorunda olmasından şikayet ediyor. 

21 Eylül 1984 tarihli Günaydın'ın haberinde, Falaşaların İsrail'de karşılaştıkları uygulamalar şöyle anlatılıyordu:
"BURASI BİR NAZİ KAMPI DEĞİL... Durumun Nazi kamplarından farksız olmasına rağmen mağdurların siyah derili olması diğer Yahudilerin durumu görmezlikten gelmelerine neden oluyor... Siyah arkadaşlarının yok olmalarını adeta memnunlukla izliyorlar".


Etiyopya'daki yuvalarından kopartılarak İsrail'e getirilen Falaşalara bazı İsrailli liderlerce takdir edilen Ambover kasabasındaki toplama kampı-getto karışımı yerleşim bölgesi.
Falaşaların İsrail'e getirilmelerinin ardından yaşadıkları dram o denli açıktı ki, bu durumu ilgili İsrail makamları bile kabul etmiş, hazırladıkları resmi raporlarla bu dram onaylanmıştı. Şalom bu konuda şunları yazmıştı:
İsrail Göç ve Uyum Bakanlığı'nın araştırmalarına göre, 5 yıl önce Musa Operasyonu ile Etiyopya'dan İsrail'e gelen Yahudilerin üçte biri devamlı bir ikametgaha sahip değil. Aynı bakanlık, doğu şeridindeki Kiryat Arba şehrine yerleştirilen göçmenlerin pek iyi durumda olmadıklarını bildiren raporları onayladı.
İsrail'e getirilmelerinin üzerinden 10 sene gibi uzun sayılabilecek bir süre geçmiş olmakla birlikte, kendilerini İsrailli Yahudilerden çok Araplara yakın hisseden Etiyopyalı Yahudilerin dramını konu alan bir haber de Arap Elmecelle dergisinde yayımlandı. Söz konusu haberde Falaşaların İsrail'de karşı karşıya kaldıkları ayırımcı politikalardan şikayetçi olduklarına şöyle dikkat çekiliyordu:
Etiyopya Yahudileri İsrail'e geldikleri ilk günden bu yana kendilerinin 'Falaşa' olarak adlandırılmasını reddediyorlar. Çünkü 'Falaşa' Etiyopya dilinde 'Diğerleri-Ötekileri' anlamına geliyor. Ayrıca maruz kaldıkları ayırımcı uygulamaların, sakin ve huzurlu bir hayat sürdükleri Etiyopya'da değil, İsrail'e ulaştıklarında başladığını ifade ediyorlar... İsrail Ordusu'nda teknisyen olarak çalışan Yusuf Minkaşa 'bir gün muhakkak İsrail'i terk edip Etiyopya'ya geri döneceğini' belirtiyor... İlk çocuğuna hamile kalan bir Etiyopyalı hanım ise şöyle diyor: 'İsrailliler her türlü ilişkide, bizi kendilerinden farklı gördüklerini ispatladılar. Kendimi Araplara daha yakın hissediyorum ve Arap bir doktorun beni tedavi etmesini tercih ederim, çünkü o bana saygı duyar ve o şekilde muamele eder.
Yaşadıkları yerleşik kurulu düzenden kopartılarak zorla İsrail'e kaçırılan Etiyopyalı Yahudiler, ilerleyen günlerin yıpratıcılığıyla psikolojik şoka girmiştir. Şalom, "Musa Harekatı'nın 5. yılında Etiyopyalı Yahudilerin Yüzü Gülecek mi?" sorusuyla verdiği haberde şöyle yazıyor:

21 Eylül 1984 tarihli Günaydın, Falaşaların İsrail'deki durumlarını "Toplama Kamplarında Yaşıyorlar" başlığıyla verdiği bir haberde konu etmişti. Üstte, söz konusu "toplama kampı"ndan bir görüntü.
Bu toplumun en önemli sorunu, Etiyopya'da kalan ailelerine duydukları özlemdir. Bu özlemin yarattığı mutsuzluk, Etiyopyalılar arasında birçok intihar olayına sık sık rastlanmasına yol açmaktadır. Bugüne kadar intihar eden Etiyopyalıların sayısı 25'tir. Etiyopyalı Yahudiler 'Mivtsa Moshe' (Musa Operasyonu) ile büyük bir toplumsal şok geçirmişler, çok farklı bir uygarlıktan bir diğerine geçiş kendilerinde bir bunalıma neden olmuştur.
16 Haziran 1991 tarihli Nokta dergisi, intihar eden Falaşa sayısının 50'yi bulduğunu yazmıştı. İntihar vakaları, sonra da devam etmiştir.
Etiyopya Yahudilerinin durumu, İsrail'deki bazı Siyonist idarecileri zerre kadar ilgilendirmiyordu. İşte bu yüzden İsrail'e kaçırılan Falaşaların tutunacak dalları kalmamış, çareyi Amerikalı Yahudilerden yardım istemekte bulmuşlardı. Birtakım İsrailli liderlere duydukları sitemi ifade eden bir mektup yazarak Amerikalı Yahudilere yolladılar. Söz konusu mektup, 16 Eylül 1988 tarihinde The Jerusalem Post'da yayımlanırken, Şalom da aynı haberi kaynak göstererek, "Amerikan Yahudilerine, Etiyopya Yahudilerinin Çektikleri Acıları Anlatan Açık Mektup: Suskunluk Cinayettir" başlığı ile 16 Kasım 1988 tarihinde yayımlamıştı. Söz konusu mektupta şu satırlar yer alıyordu:
Gün geçmiyor ki acı çığlıkları bizlere ulaşmasın. Mektuplar ölümden ve açlıktan bahsetmektedir. Mektuplar yalnız kadınlardan, açlıktan ölen çocuklardan, yok olmakta olan köylerden bahsetmektedir. Fakat dört yılı aşkın zamandır ailelerimiz adeta suskunluğa terk edilmiş, açlık ve yokluktan ölüme mahkum edilmişlerdir. Buna maruz kalanlar Habeşistan Yahudileridir. Ailelerimizi birleştirmeye yardımcı olmaları için Amerikan Yahudilerine yanaştık. Amacımız, ailelerimizle ilgilenecek daha geniş bir topluma seslenmektir. . bu suskunluğa sebep, Musa Operasyonu'na son veren hatanın tekrar edilmek istenmemesidir. Demek ki Yahudi liderler, Habeşistan Yahudileri konusunda katı kötü niyeti sürdürmeye kararlıdırlar. Bu çağ dışı mantık Etiyopya Yahudilerini ikinci kez ölüme mahkum etmektedir. Bu sorumsuz davranış liderliğe yakışır mı? Münakaşa konusu, parçalanmış ailelerin birleşmesi için, beynelminel seviyede talepte bulunmayı destekleyip desteklememekti. Talep dilekçesi, aşağıda zikredilenlere şöyle değinmektedir: 
'Yaşamın değişik kesitlerinden olup aşağıda imzası olan bizler Etiyopya Hükümeti'nin, Etiyopya Yahudilerinin en tabii hakları olan, çocukları, babaları, anaları ve diğer yakınları ile birleşmelerini kabul etmemesini hayret ve esefle karşıladığımızı bildiririz.' En basit bir insani hak, Etiyopyalı Yahudilere tanınmamaktadır. Ailelerimiz bölünmüştür. Duyarlılığı kuvvetlendiren temel fiil olan, dilekçe imzalamak dahi, reddedilmiştir. Bu Yahudi liderlerin hiç vicdanı yok mudur? Halen diaspora Yahudi liderlerine hakim olan tavır, ailelerimizi ayrılık ve ölüme mahkum etmektedir.
Şlome Mula (Etiyopyalı Yahudi Öğrencileri Derneği Başkanı)
Rahim Elazar (İsrail'deki Etiyopyalı Yahudiler Derneği Başkanı)
Uri Tekele (Beta Israel Derneği Başkanı)
Yisrael Yitzhak (Etiyopyalı Mülteciler Derneği Başkanı) 
Radikal görüşe sahip İsrailliler, Etiyopyalı Yahudilere kötü davranmakla kalmıyor, Falaşaların Etiyopya'da maruz kaldıkları baskıları da örtbas ediyorlardı. 1987 yılında Etiyopya Hükümeti'nin elinde bir kısım Falaşa tutuklu vardı. Ve bu tutuklu Etiyopyalı Yahudiler hapiste işkence görüyordu. Radikal İsrailliler Etiyopya'daki dindaşlarının karşı karşıya kaldıkları durumdan haberdar olmalarına rağmen herhangi bir kurtarma faaliyeti içine girmekten kaçınıyorlardı. Nitekim bu konuyla ilgili olarak, Etiyopyalı Göçmenler Derneği Sekreteri Mesfin Ambaw, "İsrail Devleti bizimle hiç ilgilenmiyor; köylerde insanlar öldürülüyor ve çok kötü şeyler meydana geliyor" demişti.

Birtakım İsraillilerin gösterdikleri bu vurdumduymazlığın sebebi, ileride İsrail'e düzenleyecekleri bir göç operasyonunu dünya kamuoyunun gözünde meşru bir zemine oturtmak, ayrıca Falaşalara kendi rızalarıyla Etiyopya'dan kurtulmayı istetecek kadar yoğun bir sıkıntı ortamının olgunlaşmasını beklemekti. 16 Haziran 1991 tarihli Nokta, olayı şöyle özetliyordu:

O dönemdeki İsrail Hükümeti ise Falaşalara yönelik Etiyopya Hükümeti'nin tavrı karşısında sessiz kalmayı yeğliyordu. Bunun nedeni de daha fazla Etiyopyalı Yahudiyi getirmek istemesiydi.

İsrailliler Falaşaları tam Yahudi saymıyorlardı; göç ettirilmek istenmelerinin nedeni de, işgal altındaki Arap topraklarına yerleştirilecek olmalarıydı. Dolayısıyla İsrail'in Falaşalara yönelik politikası hiçbir zaman insancıl olmadı. 1984 yılında, gerçekleştirilen Musa Operasyonu ile 7000 bazı Falaşa Siyonist liderlerce İsrail'e kaçırılmıştı. Her ne kadar İsrailli yöneticiler bu göç operasyonunu bir "kurtarma" operasyonu olarak tanımlayıp dünya kamuoyunu ferahlatmaya çalışsalar da, aslında yaşanmış gerçekler hiç de öyle "pembe" değildi. Falaşalar bu göç ile iddia edildiği gibi kurtulamamış, aksine birçoğu bu operasyon sırasında can vermişti. Nitekim Şalom da bu gerçeği itiraf ediyor, Musa Operasyonu'nu, "son yüzyılın en büyük Etiyopyalı Yahudi kaybı" olarak tanımlamak zorunda kalıyordu:


İsrail'e sürülen Falaşalar.
Musa Operasyonu'nun 1000 Etiyopyalı Yahudinin ölümüne neden olduğu belirtilirken, bu ölümlerin yüzyılın en büyük Etiyopyalı Yahudi kaybı olduğu vurgulanıyor. Ölümlerin çoğunun Sudan'a geçiş sırasında vuku bulduğu biliniyor.

"Mesih İsrail'de Yeryüzüne İndi" Yalanıyla Kandırılan Yemen Yahudileri ya da Sihirli Halı Operasyonu


Göçü suni olarak körüklemek için, antisemitizmi ortadan kaldırmak değil, tam tersine her gün bu yolda yeni senaryolar hazırlamak gerekiyordu. Zaten en başından beri, Filistin'e göç, suni bir şekilde yaratılmıştı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de, 1948'den önce, önemli bir doğu cemaati görünümündeki Yemen Yahudilerinin kandırılarak İsrail'e getirilmeleriydi.

O dönemde İsrail'de, Arap işçileri yüksek ücretlerle ziraat, endüstride kol gücü, ev temizliği gibi en yorucu işlerde çalışıyorlardı. Maliyetleri düşürmek ve Arap nüfusunu bölgeden tasfiye etmek için yeni bir formül bulmak gerekiyordu. Nitekim bulunmuştu da... Dünya Siyonist Örgütü (WZO)'ne bağlı olan Yahudi Ajansı'ndan Dr. Thon, henüz 1908'de konuya şöyle bir çözüm getiriyordu:
Sadece doğu Yahudileri, Arapların aldığından daha düşük ücretlerle çalışabilirler. Böylece İsrail'e getirilecek doğu Yahudileri, Siyonizmin 'İbrani el emeği' hedefine yardım edecekleri gibi, Filistin el emeğinin de tasfiye edilmesine yol açacaklar... Eğer Yemenli ailelerin, göç bölgelerine devamlı olarak yerleşmelerini sağlayabilirsek, bir problemi daha çözümlemiş olacağız: Yemenlilerin kızları ve kadınları şu sırada hemen hemen her göçmen ailede hizmetçi olarak çalışmakta olan Arap kadınlarının yerlerini alabilecektir. Araplar ayda 20 veya 25 frank gibi çok yüksek bir ücret alıyorlar.
 1949-1950 yıllarında, "Sihirli Halı Operasyonu" ile 45 bin Yemen Yahudisi, "Mesih İsrail'de yeryüzüne indi" yalanıyla İsrail'e götürüldü. Üstte Yemenli Yahudilerin bu "Sihirli Halı Operasyonu" sırasında İsrail'e kaçırılırken uçakta çekilmiş bir fotoğrafı yer alıyor. Yüzlerde aynı şaşkınlık, endişe ve mutsuzluk... Ne başlarına gelenler, ne de yüzlerindeki ifade bu insanların "kurtarıldığını" doğruluyor.

Evet, teoride soruna çözüm getirilmişti: Yemen Yahudilerinin erkekleri amele, kadınları da hizmetçi olarak, hem de en düşük ücretlerle, en yorucu işlerde çalıştırılacaklardı. Şimdi üzerinde düşünülmesi gereken nokta, bu Yahudilerin İsrail'e göç etmesine nasıl ikna edileceğiydi. Bu sorun da İsrail derin devletinin kirli tarihine yakışacak bir şekilde halledildi.
1910 yılında Yemen'e yalancı bir vaiz gönderildi. Sosyalist Siyonist Warshevki, günün şartlarına uygun biçimde vaftiz edilerek Haham Yavni'éli oldu. Haham Yavni'éli Yemenli Yahudilere, Mesih'in İsrail'de yeryüzüne indiğini müjdeliyor ve İsrail'in üçüncü krallığının Kudüs'te kurulduğunu haber veriyordu. Bu tarihten çok sonra, 1948'de Yemenli göçmenler, 'Sihirli Halı' adı verilen bir operasyonla İsrail'e doğru yol aldıkları sırada uçakta, Ben Gurion'un adına 'David! David! İsrail Kralı' şarkısını söylüyorlardı. Operasyon iki kademede gerçekleştirilmişti. 1948 yılının Aralık ayından, 1949 Martı'na ve 1949 Temmuzu'ndan 1950 Eylülü'ne kadar devam eden taşıma işine 5.5 milyon dolar harcanmıştı.


DR. OSIAS THON: Yemenli Yahudileri yalanlarla İsrail'e götüren kişi.
Sihirli Halı Operasyonu' ile 1948-1949 yılları arasında, toplam 50 bin Yemen Yahudisi İsrail'e transfer edildi. Yemen Yahudileri, işte böylesine kirli bir yöntemle kandırıldı. Ancak dramları daha yeni başlıyordu. Çünkü, "Vadedilmiş Topraklar"da zannettikleri gibi uhrevi ve rahat bir yaşam kendilerini beklemiyordu. Aksine, onları bekleyen, bu toprakların en pis ve angarya işleriydi:
Göçmen Yahudilerin çoğunluğu, ya sanayi ve nakliye işçisi ya da tarımcı oldu. Ve bataklıklar tarıma elverişli hale getirilirken birçok genç bu bataklıklarda yaşamını yitirdi.
İsrail yönetimi içinde yer alan radikal kesimler ilerleyen yıllarda da Yemen'de kalan diğer Yahudileri İsrail'e getirebilmenin yollarını aradı. Yemen'den Vadedilmiş Topraklar'a suni olarak yeni bir Yahudi göçü meydana getirmeyi hedefleyen İsrail ajanları bölgede dolaşıyordu. 21 Ağustos 1982 tarihli Zaman gazetesişunları yazıyordu:
Yemen'de faaliyetlerine devam eden ABD Yahudilerinden Listen Bismirka'nın, Yemen Yahudileri arasında dolaşarak onları İsrail'e göçe teşvik ettiği bildirildi. Eş-Şark ül Evsat gazetesinde yer alan bir haberde, Listen Bismirka'nın Yemen'in dağlık bölgelerinde faaliyet göstererek, öncelikle din adamlarını İsrail'e göçe ikna etmeye çalıştığı ifade edildi. Bu suretle, Yemen Yahudilerinin tamamının İsrail'e göç ettirilmesinin hedeflendiği bildirildi.
Radikal İsrailliler, Yemen'de yürüttükleri bu yeni faaliyetlerinde kısmen başarılı oldular. Ancak yine olan, kandırılan Yemenli Yahudilere olmuş, parlak vaatlerle göçe ikna olan bu Yahudiler, yeni yaşamlarında son derece büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalmışlardır. Zaman, aynı haberinde şöyle ekliyordu:
Yemen'den aldatılmak suretiyle İsrail'e göç ettirilen ailelerin sıkıntı içinde bulunduğu bildirildi. Yemen Hükümeti yetkililerine özel bir mektup gönderen iki Yemenli Yahudi ailesi, burada sıkıntı içinde bulunduklarını belirttiler. Yemen'e dönmek istediklerini kaydeden Yahudi aileler, 'Burada zor durumdayız. Elimizde bulunan 25 bin dolar paramızı ve pasaportlarımızı aldılar. Bize pasaport ve ülkemize dönüş bileti gönderin.' şeklinde dert yandılar.
Yemenli Yahudilerin İsrail'deki yeni yaşamlarında son derece büyük sıkıntılarla karşı karşıya kaldıkları gerçeği, o denli açıktı ki, Yahudi basın organları birer birer konuyla ilgili haberler yaptılar. Fransa'da yayımlanan Tribune Juive dergisinden alıntı yaptığı haberde, Şalom, İsrail'de Yemenli Yahudilerin başına gelenleri şöyle itiraf ediyordu:


Üstte, 1950 Ocağı'ndaki yoğun yağmurlu dönemde 10 bin göçmenin bulunduğu Beth Lid isimli kamptan bir insan manzarası. Bu fotoğraf, Yemenli Yahudilerin İsrail'de yaşadıkları zorlukların bir kesitini çarpıcı bir şekilde yansıtmakta.
Herşey 'Sihirli Halı Operasyonu' ile başlar. 48 bin kişi İsrail'de alelacele kurulan 'Maaborat'lara yerleştirilir. Ama ne yazık ki, bu kamplarda ölüm oranı çok yüksektir. Kötü beslenme şartları, İsrail'e varana kadar yapılan yıpratıcı yolculuk, bunca mülteci karşısında yetersiz kalan sağlık kuruluşları bu acıklı durumun başlıca nedenleridir. 
1949 yılının kışında hüküm süren dondurucu soğuklarda Rosh Hasim Kampı'nda tuhaf sahnelere tanık olunur: Kaybolan bebeklerini arayan anneler ve babalar... Bu senaryo muntazam bir şekilde tekrarlanır. 12-18 aylık bebeklere herhangi bir hastalık teşhisi konur, hastaneye yatırılır ya da ailesinden uzaklaştırılır. İkinci aşamada, aile çocuğun ölümünden haberdar edilir. Ama sadece birkaç aileye bir ölüm belgesi verilir. Dahası, aile çocuğun gömülü olduğu yeri bir türlü öğrenemez. 'Bebek hastalığın bulaşmasını önlemek için hemen olduğu yerde gömüldü' denir, acılı anne babaya...
Bir tanığa göre, çocuğu ne yapıp edip son bir kere görmek için mücadele veren bir anne, çocuğunu hastaneden sapasağlam bir şekilde çıkarmayı başarmıştır. Hastane yetkilileri, 'Kayıtlarda bir yanlışlık oldu' diye, ondan özür dilemekle yetinmiştir. Bundan böyle, 'Maaborat'larda bir söylenti yayılır:

Bebekler hastanelerde kaybolup gidiyormuş. Bu garip şartlar altında kaybolan bebeklerin sayısı 500'ün üzerinde diye tahmin edilir.

10 bin Yemen Yahudisi'nin son derece kötü şartlar altında yaşamaya zorlandıkları, ölüm oranlarının çok yüksek olduğu Beth Lid kampında 1950 Ocağı'nda görüntülenen bir başka manzara.
30 sene sonra, yani 1980'lerde kaybolan yüzlerce bebeğin esrarı çözülecekti. Aynı tarihli Şalom'dan öğreniyoruz:

İsrail basınında bir haber Yemen cemaatini oldukça heyecanlandırdı: 'Bizler 30 yıl önce İsrail'e gelen Yemenli mültecilerin ellerinden alınan çocuklarıyız...' ABD'li aileler tarafından bebeklik çağlarında evlat edinilmiş insanlar, İsrail'de yaşayan Yemen asıllı gerçek ebeveynlerini aramaya koyulmuşlar.
Şalom, yukarıdaki haberinden tam 9 sene sonra, "İsrail'de Yemen Yahudileri Haklarını Arıyorlar" başlığı ile verdiği bir diğer haberde, esrarengiz bir şekilde kaybolan Yemenli bebeklerin hikayesine şöyle devam ediyordu:

Hala yanıtsız kalan ilk soruları şu: Ailelerinden ayrılıp daha 'gelişmiş' ailelerin yanına verilen 613 Yemenli çocuğun akibeti ne olmuştur? Bu çocukların bir yerlerde var olduğu biliniyor, ne var ki İsrail Hükümeti araştırmalara pek yardımcı olmamıştır.

Bu olayı özetlemek gerekirse, İsrail derin devleti içinde yer alan bazı idareciler bir kere daha Yemenli Yahudilere darbe vurmuştur. İlk önce, mutlu bir yaşam sürdükleri Yemen'den kopartılmışlardır. Bununla yetinmeyen bu İsrailli yöneticiler, daha sonra da, bebeklerini de Yemenli Yahudilerin ellerinden almış, "bebeğiniz öldü" yalanıyla bir kere daha onları kandırmışlardır ve bu bebekleri ABD'li Yahudilere yollamışlardır.

İsrailli bazı liderlerin, Yemen Yahudilerine yaptıkları bunlardan ibaret değildir: Yemen Yahudilerinin son derece değerli el yazması binlerce dini kitabı ellerinden alınmış ve bir daha da kendilerine iade edilmemiştir. Birtakım İsraillilerin yaptıkları bu gasp olayı, Yemenlilerin uçaklarla İsrail'e kaçırılmaları sırasında yapıldı. Bu değerli dini kitaplar, uçaklarda fazladan yük oluşturdukları bahanesi ve sonradan iade edilecekleri vaadiyle, Yemenli Yahudilerin ellerinden alındı. Bir müddet sonra da, söz konusu İsrailli yöneticiler, kitapların depolandığı hangarın yandığını, dolayısıyla kitapların da kül olduğunu bildirdiler.

Ancak sonraki yıllarda, Yemenlilere ait bu dini kitaplar, Vatikan'da, British Museum'da, Yeshiva Üniversitesi'nde yeniden ortaya çıktı. Yemenli Yahudiler açısından olayın dramatik bir diğer tarafı da, bu kitapların, İsrailli bazı yöneticiler tarafından açık arttırma ile bir bir satılmaları oldu. Bu İsraillilerin Yemenli Yahudilerden gasp ettikleri dini kitaplar ile ilgili olarak anlattığımız bu skandalı, Şalom, "İsrail'de Yemen Yahudileri Haklarını Arıyorlar" başlığı ile, 27 Kasım 1991 tarihinde okuyucularına haber vermişti.

Ancak Yemenli Yahudilerin yaşadıkları dram tüm bunlarla da sona ermeyecekti. Bazı İsraillilerin Yemen Yahudileri üzerine ürettikleri karanlık politikaların ardı arkası kesilmiyordu. Ne yapıp edip Yemen'deki Yahudilerin tamamı İsrail'e getirilmeliydi.

Radikal bazı İsrail liderleri, Yemen Yahudilerini İsrail'e göç ettirebilmek için yeni bir yöntem denediler. Birdenbire Yemen'deki Yahudilerin dinlerinden ötürü işkence gördükleri ve öldürüldükleriyle ilgili kaynağı belirsiz söylentiler ortaya çıktı. Hatta bu konuyla ilgili, bazı resmi raporlar bile ortada dolaşmaya başladı. Yahudilerin bu şekilde Yemen'de kalarak güvenlikte olamayacakları ve kurtulabilmeleri için de çözümün ancak İsrail'e göç etmek olacağı yolunda kamuoyu oluşturulmak isteniyordu. Ancak ilerleyen günlerde, bir kere daha İsrail yönetiminin kirli tuzağı gün ışığına çıkacaktı. Çünkü bu yanıltıcı propagandanın ardında İsrail derin devletinin parmağı vardı. Söz konusu söylentiler de, raporlar da gerçekleri yansıtmıyordu; hepsi düzmeceydi. İsrail derin devleti açısından son derece güven sarsıcı olan böyle bir olayın gün ışığına çıkması karşısında hemen bir "önlem" alındı: Suç Yemen Yahudilerinin üzerine atıldı; asılsız söylentiler ile düzmece raporların kaynağının aslında Yemen Yahudileri olduğu iddia edildi.

Ancak Yemen Yahudilerinin yapısal özellikleri, uzun bir süredir içinde bulundukları sakin taşra yaşamı, böylesine provokatif, aşamalı bir organizasyonu beceremeyeceklerini gösteriyordu. Üstelik Yemen'de de son derece mutlu bir yaşamları, kurulu bir düzenleri vardı. Dolayısıyla böyle bir şeye ihtiyaçları yoktu.

Nitekim her ne kadar, radikal bazı İsrailliler düzenledikleri kirli göç operasyonunu temize çıkarmak için, bugün Yemen Yahudilerinin İsrail'e gelmeden önce dinlerinden ötürü baskı, işkence gördüklerini ve bu yüzden Yahudilerin kurtarılması için bu operasyonu düzenlemek zorunda kaldıklarını iddia etseler de,Şalom, bu kişilerin bu operasyon "mazeretini" adeta yalanlamakta dır:

Kuzey Yemen'deki 1000-1100 Yahudinin gerçek durumu şöyledir: Dinin tüm gereklerini özgürce yerine getirme hakkına sahipler. Halen Yemen'de açık olan ve kullanılan birçok sinagog mevcut.