Etiyopa'da asırlardır yaşayan siyah derili Yahudiler (Falaşalar) da İsrail derin devletinin "sürgünleri toplama" programından paylarını aldılar. Falaşalar'ın İsrail'e göç ettirilmesi, Aliyah Bet tarafından düzenlenen, 1984 yılındaki "Musa Operasyonu" ile 1991 yılındaki "Solomon Operasyonu" aracılığıyla gerçekleştirildi.
1984'teki operasyon için İsrailliler Etiyopya yönetimine yüklü miktarda rüşvet vermişlerdi. İsrail derin devleti sadece Etiyopya liderine rüşvet vermekle kalmadı, aynı zamanda Yahudilerin Sudan üzerinden taşınabilmesi için devrik Devlet Başkanı ile yakın yardımcılarına da rüşvet sundu. Sudan Başkanı Cafer Nimeyri ile Başkan Yardımcısı Ömer El Tayid ve her türlü yasa dışı işleme karışmakla ünlendiği için adı 'Bay Yüzde 10'a çıkan özel danışman Baha İdris, İsrail derin devletinden Falaşaların Sudan üzerinden nakledilmesine göz yummaları karşılığında 56 milyon dolar aldılar. Kısacası Etiyopya ve Sudan liderleri ile yapılan pazarlıklar sonucu, Falaşalar radikal Siyonist liderlerce satın alınmışlardı; sahibinden satın alınan köleler gibi. Bu pazarlığa oturan taraflar, Etiyopya Yahudilerine nerede yaşamak istediklerini dahi sorma gereği duymamışlardı. Etiyopya liderlerine parası ödenen Falaşalar, yurtlarından sökülüp düzenlenen seri uçak seferleri ile İsrail'e götürüldüler. Nokta dergisi, uçaktan inen Falaşalar'ın dramatik görünümlerini şöyle dile getiriyordu:
Mossad'ın düzenlediği özel operasyonlarla İsrail'e getirtilen Falaşalar (Etiyopyalı Yahudiler), İsrailyönetimindeki bazı kimseler tarafından ikinci sınıf insan muamelesi gördü. Falaşalar Mossad tarafından satın alınmış ve alınları numaralandırılmıştı. |
Alınlarına yapıştırılmış numaralarıyla uçaktan inen Falaşalar, insanda oldukça genç, yitik ve kolayca incinebilir bir izlenim bırakıyorlar. Sayıları 14 bini bulan bu insanlar, Zion'a ayak basarken, taşıdıkları numaralar, ister istemez yıllar önce bileklerine dövme yapılan Nazi kamplarındaki Yahudi tutsakları anımsatıyor.Falaşalara yapılan bu uygulama, birtakım uluslararası kuruluşların dikkatinden kaçmadı. Örneğin Fransız Dayanışma Birliği adlı insan hakları örgütü İsrail Hükümeti'ne tepki gösterdi ve Etiyopyalı Yahudilerin Vadedilmiş Topraklar'a göç ettirilişinde insancıl amaçlar güdülmediğini ilan etti:
Fransız Dayanışma Birliği, İsrail Hükümeti'nin Etiyopyalı Yahudileri insancıl amaçlarla İsrail'e nakletmediğini öne sürerek kurtarma operasyonunun esas amacının işgal altındaki topraklarda yeni yerleşim merkezleri kurmak, böylelikle İsrail'in yayılmacı politikasını sürdürmek olduğunu iddia etti. Bu arada binlerce Falaşanın gizlice İsrail'e kaçırılması olayının yarattığı tepkiler sürüyor. Olayın kopardığı gürültü nedeniyle İsrail Hükümeti göçü durdurmak zorunda kaldı.1991 yılında ise bu kez "Solomon Operasyonu" ile bir diğer grup Falaşa İsrail'e transfer edildi. Bu göç operasyonunun mimarları, Uri Lubrani başkanlığında İran Yahudisi David Alliance ile Irak Yahudisi Sami Shamoon'du. Ve yine gerekli yerlere rüşvet verilmişti; operasyon, göçü gerçekleştiren Uri Lubrani ile Etiyopya'nın Başkanı Mengistu Haile Mariam arasındaki para pazarlığı sonucunda gerçekleşmişti. Uri Lubrani, Etiyopyalı Başkan Mengistu Haile ile görüşerek 15 bin Yahudinin İsrail'e alınması için izin istedi. Görüşmeler Mengistu'nun 100 milyon dolar teklif etmesiyle başlamıştı. Lubrani, limiti 25 milyon dolar olarak belirtse de Mengistu 57.5 milyon doların altına inmeyeceğini söyledi. En sonunda 30 milyon dolara anlaştılar. Pazarlık sonucunda, 25 Mayıs 1991'de, 36 saat süren hava köprüsü transferi ile gerçekleştirilen "Solomon Operasyonu" ile İsrail'e 14 binden fazla Etiyopya Yahudisi gönderildi.
Aslında, Falaşaların gerçek dramı İsrail'de başlayacaktı. Bazı Siyonist liderler, içinde hayvanların bile güçlükle barınabileceği son derece sağlıksız bir ortamı, Etiyopyalı dindaşlarına yaşamaları için uygun buldular. Bin bir parlak vaatle kandırdıkları dindaşları için toplama kamplarını reva gördüler.
Etiyopyalı Yahudilerin İsrail'e getirildikten sonra kabusa dönen yaşamlarıyla ilgili olarak Gündem gazetesinin yayımladığı bir yazı son derece ilgi çekiciydi. 10 Ekim 1992 tarihli ve "Vadedilmiş Topraklardaki Etiyopyalı Yahudilerin Getto Kabusu" başlıklı haberde şunlar yazılıydı:
Vadedilmiş Topraklar'da bir trajedidir yaşamak... Okul ve iş olanaklarının çok uzaklarında, çölün kenarındaki topraklar üzerine kurulmuş karavanlarda çile dolduran ve adeta çürümeye terk edilen binlerce Etiyopyalı Yahudinin yaşamı bir kabusa dönüşmüş. Artık onların yaşadığı bu döküntü yerler, birer siyah getto durumunda.
Geçen yıl yirmi iki saatlik bir hava harekatıyla, apar topar uçaklara taşınan ve İsrail topraklarına getirilen 14 bin siyah Yahudiden hiçbirine sürekli yaşayabileceği bir konut verilmedi. Bunların bin kadarı yurtlarda, geri kalan 13 bini ise karavanlarda yaşamlarını sürdürüyorlar. Karavanlar İsrail toplumundan tamamen yalıtılmış durumda... Topluluğun liderleri sosyal bir felaket olarak dile getirdikleri bu koşulların değişmesi için bir şeyler yapılması gerektiğini söylüyorlar. 'Karavanlar tıpkı gettolar gibi' diyen Etiyopyalı siyahların liderlerinden Rahamim Elazar, 'İsrail, bu siyah Yahudileri toplumdan yalıttığı için bütün dünya tarafından ırkçı bir ülke olarak değerlendirilecektir' yorumunu yapıyor.
Kendi karavanlarıyla Güney Afrika'nın siyah yerleşim yerlerini karşılaştıran Elazar, 'Karavanlar o kadar kirli ve altyapıdan o kadar uzak ki, bunlara modern Soweto demeye dilim varmıyor' derken, gelecekten pek umutlu olmadığını ifade ediyordu. Beş çocuk annesi Maaritesh Kandia, 'Yazın bunaltıcı berbat bir sıcak, kışın ise dondurucu berbat bir soğuk yaşanıyor. Keşke kalabileceğimiz normal bir yerimiz olsaydı' diyor.
1991 yılında, 'Solomon Operasyonu' ile getirilen 13 bin Etiyopyalı, kumların karşısına sıra sıra dizilmiş 400 karavanda yaşıyor. Maaritesh Kandia ve diğerleri, böyle tecrit edilmiş bir durumda yaşamaktan ve çocuklarının Kudüs'teki okula gitmek için iki saat yolculuk yapmak zorunda olmasından şikayet ediyor.
21 Eylül 1984 tarihli Günaydın'ın haberinde, Falaşaların İsrail'de karşılaştıkları uygulamalar şöyle anlatılıyordu: "BURASI BİR NAZİ KAMPI DEĞİL... Durumun Nazi kamplarından farksız olmasına rağmen mağdurların siyah derili olması diğer Yahudilerin durumu görmezlikten gelmelerine neden oluyor... Siyah arkadaşlarının yok olmalarını adeta memnunlukla izliyorlar". |
Etiyopya'daki yuvalarından kopartılarak İsrail'e getirilen Falaşalara bazı İsrailli liderlerce takdir edilen Ambover kasabasındaki toplama kampı-getto karışımı yerleşim bölgesi. |
İsrail Göç ve Uyum Bakanlığı'nın araştırmalarına göre, 5 yıl önce Musa Operasyonu ile Etiyopya'dan İsrail'e gelen Yahudilerin üçte biri devamlı bir ikametgaha sahip değil. Aynı bakanlık, doğu şeridindeki Kiryat Arba şehrine yerleştirilen göçmenlerin pek iyi durumda olmadıklarını bildiren raporları onayladı.İsrail'e getirilmelerinin üzerinden 10 sene gibi uzun sayılabilecek bir süre geçmiş olmakla birlikte, kendilerini İsrailli Yahudilerden çok Araplara yakın hisseden Etiyopyalı Yahudilerin dramını konu alan bir haber de Arap Elmecelle dergisinde yayımlandı. Söz konusu haberde Falaşaların İsrail'de karşı karşıya kaldıkları ayırımcı politikalardan şikayetçi olduklarına şöyle dikkat çekiliyordu:
Etiyopya Yahudileri İsrail'e geldikleri ilk günden bu yana kendilerinin 'Falaşa' olarak adlandırılmasını reddediyorlar. Çünkü 'Falaşa' Etiyopya dilinde 'Diğerleri-Ötekileri' anlamına geliyor. Ayrıca maruz kaldıkları ayırımcı uygulamaların, sakin ve huzurlu bir hayat sürdükleri Etiyopya'da değil, İsrail'e ulaştıklarında başladığını ifade ediyorlar... İsrail Ordusu'nda teknisyen olarak çalışan Yusuf Minkaşa 'bir gün muhakkak İsrail'i terk edip Etiyopya'ya geri döneceğini' belirtiyor... İlk çocuğuna hamile kalan bir Etiyopyalı hanım ise şöyle diyor: 'İsrailliler her türlü ilişkide, bizi kendilerinden farklı gördüklerini ispatladılar. Kendimi Araplara daha yakın hissediyorum ve Arap bir doktorun beni tedavi etmesini tercih ederim, çünkü o bana saygı duyar ve o şekilde muamele eder.Yaşadıkları yerleşik kurulu düzenden kopartılarak zorla İsrail'e kaçırılan Etiyopyalı Yahudiler, ilerleyen günlerin yıpratıcılığıyla psikolojik şoka girmiştir. Şalom, "Musa Harekatı'nın 5. yılında Etiyopyalı Yahudilerin Yüzü Gülecek mi?" sorusuyla verdiği haberde şöyle yazıyor:
21 Eylül 1984 tarihli Günaydın, Falaşaların İsrail'deki durumlarını "Toplama Kamplarında Yaşıyorlar" başlığıyla verdiği bir haberde konu etmişti. Üstte, söz konusu "toplama kampı"ndan bir görüntü. |
Bu toplumun en önemli sorunu, Etiyopya'da kalan ailelerine duydukları özlemdir. Bu özlemin yarattığı mutsuzluk, Etiyopyalılar arasında birçok intihar olayına sık sık rastlanmasına yol açmaktadır. Bugüne kadar intihar eden Etiyopyalıların sayısı 25'tir. Etiyopyalı Yahudiler 'Mivtsa Moshe' (Musa Operasyonu) ile büyük bir toplumsal şok geçirmişler, çok farklı bir uygarlıktan bir diğerine geçiş kendilerinde bir bunalıma neden olmuştur.16 Haziran 1991 tarihli Nokta dergisi, intihar eden Falaşa sayısının 50'yi bulduğunu yazmıştı. İntihar vakaları, sonra da devam etmiştir.
Etiyopya Yahudilerinin durumu, İsrail'deki bazı Siyonist idarecileri zerre kadar ilgilendirmiyordu. İşte bu yüzden İsrail'e kaçırılan Falaşaların tutunacak dalları kalmamış, çareyi Amerikalı Yahudilerden yardım istemekte bulmuşlardı. Birtakım İsrailli liderlere duydukları sitemi ifade eden bir mektup yazarak Amerikalı Yahudilere yolladılar. Söz konusu mektup, 16 Eylül 1988 tarihinde The Jerusalem Post'da yayımlanırken, Şalom da aynı haberi kaynak göstererek, "Amerikan Yahudilerine, Etiyopya Yahudilerinin Çektikleri Acıları Anlatan Açık Mektup: Suskunluk Cinayettir" başlığı ile 16 Kasım 1988 tarihinde yayımlamıştı. Söz konusu mektupta şu satırlar yer alıyordu:
Gün geçmiyor ki acı çığlıkları bizlere ulaşmasın. Mektuplar ölümden ve açlıktan bahsetmektedir. Mektuplar yalnız kadınlardan, açlıktan ölen çocuklardan, yok olmakta olan köylerden bahsetmektedir. Fakat dört yılı aşkın zamandır ailelerimiz adeta suskunluğa terk edilmiş, açlık ve yokluktan ölüme mahkum edilmişlerdir. Buna maruz kalanlar Habeşistan Yahudileridir. Ailelerimizi birleştirmeye yardımcı olmaları için Amerikan Yahudilerine yanaştık. Amacımız, ailelerimizle ilgilenecek daha geniş bir topluma seslenmektir. . bu suskunluğa sebep, Musa Operasyonu'na son veren hatanın tekrar edilmek istenmemesidir. Demek ki Yahudi liderler, Habeşistan Yahudileri konusunda katı kötü niyeti sürdürmeye kararlıdırlar. Bu çağ dışı mantık Etiyopya Yahudilerini ikinci kez ölüme mahkum etmektedir. Bu sorumsuz davranış liderliğe yakışır mı? Münakaşa konusu, parçalanmış ailelerin birleşmesi için, beynelminel seviyede talepte bulunmayı destekleyip desteklememekti. Talep dilekçesi, aşağıda zikredilenlere şöyle değinmektedir:
'Yaşamın değişik kesitlerinden olup aşağıda imzası olan bizler Etiyopya Hükümeti'nin, Etiyopya Yahudilerinin en tabii hakları olan, çocukları, babaları, anaları ve diğer yakınları ile birleşmelerini kabul etmemesini hayret ve esefle karşıladığımızı bildiririz.' En basit bir insani hak, Etiyopyalı Yahudilere tanınmamaktadır. Ailelerimiz bölünmüştür. Duyarlılığı kuvvetlendiren temel fiil olan, dilekçe imzalamak dahi, reddedilmiştir. Bu Yahudi liderlerin hiç vicdanı yok mudur? Halen diaspora Yahudi liderlerine hakim olan tavır, ailelerimizi ayrılık ve ölüme mahkum etmektedir.
Şlome Mula (Etiyopyalı Yahudi Öğrencileri Derneği Başkanı)
Rahim Elazar (İsrail'deki Etiyopyalı Yahudiler Derneği Başkanı)
Uri Tekele (Beta Israel Derneği Başkanı)
Yisrael Yitzhak (Etiyopyalı Mülteciler Derneği Başkanı)
Radikal görüşe sahip İsrailliler, Etiyopyalı Yahudilere kötü davranmakla kalmıyor, Falaşaların Etiyopya'da maruz kaldıkları baskıları da örtbas ediyorlardı. 1987 yılında Etiyopya Hükümeti'nin elinde bir kısım Falaşa tutuklu vardı. Ve bu tutuklu Etiyopyalı Yahudiler hapiste işkence görüyordu. Radikal İsrailliler Etiyopya'daki dindaşlarının karşı karşıya kaldıkları durumdan haberdar olmalarına rağmen herhangi bir kurtarma faaliyeti içine girmekten kaçınıyorlardı. Nitekim bu konuyla ilgili olarak, Etiyopyalı Göçmenler Derneği Sekreteri Mesfin Ambaw, "İsrail Devleti bizimle hiç ilgilenmiyor; köylerde insanlar öldürülüyor ve çok kötü şeyler meydana geliyor" demişti.
Birtakım İsraillilerin gösterdikleri bu vurdumduymazlığın sebebi, ileride İsrail'e düzenleyecekleri bir göç operasyonunu dünya kamuoyunun gözünde meşru bir zemine oturtmak, ayrıca Falaşalara kendi rızalarıyla Etiyopya'dan kurtulmayı istetecek kadar yoğun bir sıkıntı ortamının olgunlaşmasını beklemekti. 16 Haziran 1991 tarihli Nokta, olayı şöyle özetliyordu:
O dönemdeki İsrail Hükümeti ise Falaşalara yönelik Etiyopya Hükümeti'nin tavrı karşısında sessiz kalmayı yeğliyordu. Bunun nedeni de daha fazla Etiyopyalı Yahudiyi getirmek istemesiydi.
İsrailliler Falaşaları tam Yahudi saymıyorlardı; göç ettirilmek istenmelerinin nedeni de, işgal altındaki Arap topraklarına yerleştirilecek olmalarıydı. Dolayısıyla İsrail'in Falaşalara yönelik politikası hiçbir zaman insancıl olmadı. 1984 yılında, gerçekleştirilen Musa Operasyonu ile 7000 bazı Falaşa Siyonist liderlerce İsrail'e kaçırılmıştı. Her ne kadar İsrailli yöneticiler bu göç operasyonunu bir "kurtarma" operasyonu olarak tanımlayıp dünya kamuoyunu ferahlatmaya çalışsalar da, aslında yaşanmış gerçekler hiç de öyle "pembe" değildi. Falaşalar bu göç ile iddia edildiği gibi kurtulamamış, aksine birçoğu bu operasyon sırasında can vermişti. Nitekim Şalom da bu gerçeği itiraf ediyor, Musa Operasyonu'nu, "son yüzyılın en büyük Etiyopyalı Yahudi kaybı" olarak tanımlamak zorunda kalıyordu:
İsrail'e sürülen Falaşalar. |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder